kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2015 Çarşamba

Kadına şiddet devlet iradesi olmadan önlenemez

Araştırmalar Türkiye’de kadınların eşi ya da birlikte olduğu erkekten maruz kaldıkları fiziksel ve/veya cinsel şiddet oranını yüzde 38, yani her 10 kadından 4’ü olarak gösteriyor. Ancak zamanla değişen bir şey var, o da şiddetin seviyesinin arttığı, kadınların gördükleri şiddetten ötürü ciddi tedavi görmeleri gerektiği – tabii hayatta kalırlarsa. Kadın cinayeti verileri ürkütücü; kadınlar kendi hayatı ile ilgili kararları kendileri almak istediği için öldürülüyor.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu her gün öldürülen kadınların çetelesini tutuyor ve değerlendirmeler yapıyor:

“2015’in ilk ayında kadınlar yüzdelik 70 oranında kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü. 20 kadın kardeşimizin öldürüldüğü ocak ayında, kadınların yüzde 55’i kocası, eski kocası, erkek arkadaşı, nişanlısı gibi birlikte olduğu kişiler tarafından öldürülürken, ayrılmak istediği için öldürülen kadınların oranı yüzde 15.”

Kadına karşı şiddeti ve cinayetleri önlemek için gereken pek çok yasal düzenleme yapıldı ancak uygulama çok yetersiz. Bunun için de devlet iradesi gerekli çünkü yasaların uygulanması için bütün kurumların işbirliği içinde kadını korumak için çalışması gerekiyor.

Bu haftaki söyleşi konuğum, Dr. İlknur Yüksel-Kaptanoğlu, tam da bunu söylüyor. Kendisi söylediklerini destekleyen kapsamlı araştırmalara da imza atan isimlerden biri. 2014 yılında Hacettepe Üniversitesi, Nüfus Etütleri Enstitüsü’nde "Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması" proje koordinatörü; ayrıca 2008’de benzeri yapılan araştırmanın da saha koordinatörüydü.

Kadın hakları örgütlerinin temsilcileri  yeni araştırmanın bir türlü basına açıklanmamasını eleştirdiler, artan şiddet rakamları saklanıyor dediler. Bunların hepsini ve daha fazlasını Dr. İlknur Yüksel-Kaptanoğlu'na sordum.




*** Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2008 yılındaki şiddet araştırmasından sonra 2014 yılına kadar yeni bir araştırma yapılmamasının sebepleri nelerdir?

Sosyal konularda değişim çok kısa zaman aralıklarında gerçekleşmez. Bu nedenle, toplumsal değişimleri görebilmek için daha uzun zaman aralıklarına ihtiyaç vardır. Kadına yönelik şiddet konusunda yürüttüğümüz her iki araştırmanın da amacının temelde, kadına yönelik şiddet yaygınlığını ortaya koymak olduğu düşünülürse altı yıl gibi zaman aralığında şiddet yaygınlı açısından önemli bir değişim olmaması da bu durumu doğrular niteliktedir. İki araştırma arasındaki yaklaşık altı yıllık aranın bile çok uzun olmadığını belirtmek isterim. Biz araştırma sonuçlarından yola çıkarak, bu araştırmaların on yıl sonra tekrarlanmasını ama arada farklı amaçları olan, daha çok anlamayı hedefleyen nitel araştırmaların yapılmasını önerdik.

*** Bakanlığın -- ya da üniversitenin -- kadına yönelik şiddet konusunda tuttuğu bir çetele var mıydı? En basitinden günde, ayda, 6 ayda, yılda kaç kadın hangi sebeplerle öldürüldü gibi…

Bakanlığın böyle bir çalışması olup olmadığını bilmiyorum. Ama bizim Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü olarak böyle bir çalışmamız yok. Öldürülen kadınlarla ilgili kayıtların zaten Adalet Bakanlığı istatistikleri tarafından tutulması gerekiyor.

Raporun tanıtımına basın çağırılmadı

*** Mart ayı başlarında Aile Bakanlığı basın ofisini aradım ve araştırmanızın bir kopyasını talep ettim ancak çalışmanın henüz tamamlanmadığını ve ellerinde olmadığını söylediler. Çalışmanızı bakanlığa gönderdiniz mi? Bakanlık çalışmayı kamuoyuna açıklayacak mı, ya da üniversite?

Bakanlığa Eylül ayında sunduk ama şekilsel bazı düzeltme talepleri oldu. Çalışma Pazartesi baskıya giriyor. Bakanlık 30 Aralık’ta Ankara’da toplantı yaptı ve basını çağırmadı. Biz özet raporu sunduk. Çalışmanın basımı yapıldıktan sonra sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri, milletvekilleri, bakanlık il müdürlükleri ve kütüphaneler gibi bir dağıtım listemiz var, onlara göndereceğiz. Basından da talep olursa çalışmayı verebiliyoruz.

*** Kaç kadının erkekler tarafından öldürüldüğüne dair Aile Bakanlığı ya da siz düzenli olarak kayıt tutuyor musunuz?

Bakanlıkta böyle bir kayıt tutuluyor mu bilmiyorum ancak bizim üniversitede böyle bir çalışmamız yok; biz sosyal araştırmalar yapıyoruz. Bu tür kayıtları tutmak Adalet Bakanlığı’nın işi.

*** Kadın hakları örgütleri devlet kurumlarının bu tür kayıtları sağlamadığından şikayetçi. Siz bu rakamlara ulaşmakta zorluk çekiyor musunuz?

Bakanlığın rakamları sayıyı daha az gösteriyor; zaten Türkiye’de kayıt sistemi sorunlu. Rakamları kadın örgütlerinin kayıtlarından takip ediyorum.

10 kadından sadece biri kurumsal destek arıyor

*** 2014 araştırmasında kurumları acil harekete geçirmesi gereken sonuçlar var mı?
Araştırmanın önemli sonuçlarından biri, şiddete maruz kalmış olan 10 kadından sadece 1’inin şiddetle mücadele için kurumsal destek araması; bu demektir ki bu alanda çalışan tüm kurumların hizmetlerini yeniden değerlendirmeye ihtiyaçları var. Şiddete maruz kalındığında başvurulacak kurumlar olan polis, hastane, savcılık, belediye, ŞÖNİM ya da sivil toplum kuruluşlarına başvuruların artmasını sağlamak amacıyla, kurumların şiddetle mücadele konusundaki çalışmalarının tanıtımı ve burada hizmet veren personelin niteliklerinin iyileştirilmesine yönelik tüm kurumların harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, kurumlar arasında iş birliğinin sağlanması da çok önemli bir konu.

*** Bu sonuç kadınların “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” 2012’de yürürlüğe giren kanundan faydalanamadığı anlamına mı geliyor?

Şiddete maruz kalan kadınlar arasında kurumlara başvuranların sayısı çok az olduğu için, bu kadınlar arasında 6284 sayılı kanundan yararlananların da sayısı oldukça düşük. Kadınların büyük oranda 6284 sayılı Kanun’dan haberdar olduğunu biliyoruz, ancak başvurunun az olması kanundan yararlanmanın haberdar olmaktan çok az olmasını getiriyor.  

AB üyesi ülkelerde şiddet yüzde 22

*** Türkiye’de elde edilen sonuçları uluslararası araştırmalarla karşılaştırma olanağınız var mı? Böyle bir çalışma yoksa birikiminiz neyi gösteriyor; Türkiye dünya ülkeleri arasında kadına şiddet konusunda hangi ülkelerle yan yana yer alıyor?

Farklı ülkelerde yapılan araştırmalar arasında karşılaştırma yapabilmek için,  ülkeler arasındaki kültürel farklılıklarını dikkate alan, kadının toplumdaki yerine ilişkin bilgiyi de içeren tarzda çalışmalar yapılması tabi ki en doğru olan. Örneklem açısından farklılıklar olmasına rağmen, kabaca bir karşılaştırma yapacak olursak Dünya Sağlık Örgütü’nün10 ülkenin 15 bölgesinde yürüttüğü araştırmalar ile karşılaştırabiliriz. Türkiye’de 2008 ve 2014 yıllarında yürüttüğümüz iki araştırmada da DSÖ’nün soru kağıdını Türkiye için adapte ederek kullandık. DSÖ’nün araştırmaları 2005 yıllarında yapılmış olan, ancak ülke temsili yerine belirli kentler ile belirli illere ilişkin şiddet yaygınlığını ortaya koyan çalışmalar. Bu araştırmalarda fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı yüzde 15 (Japonya kent) ile yüzde 71 (Etopya il düzeyinde) arasında değişiyor. Türkiye genelindeki fiziksel ve/veya cinsel şiddet yüzdesi Peru (kent düzeyinde yüzde 69)ve Bangladeş (kent düzeyinde yüzde 62) tahminlerinden düşük iken, Japonya (kent düzeyinde yüzde 15), Sırbistan Karadağ’dan (kent düzeyinde yüzde 24) daha yüksek.

Son dönemde yapılan bir başka çalışma, yöntem açısından farklılaşmakla birlikte, 2013 yılında Avrupa Birliği’ne bağlı 28 ülkede gerçekleştirilen şiddet araştırması. AB üyesi ülkelerin fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı ortalama yüzde 22; ülkeler arasındaki şiddet yaygınlığı da yüzde 13 ile 32 arasında değişiyor. Türkiye’nin fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı bu rakamların üzerinde – yüzde 38.

Şiddet gören kadınların yarısı ciddi tedavi gerektirecek kadar yaralanmış

*** 2008 yılında gerçekleştirilen Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’nın sonuçlarına göre incelendiğinde her on kadından dördünün fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kaldığı ortaya çıkmıştı. Bu rakam yeni araştırmada nedir?

2014 araştırmasında da sonuç benzer düzeyde, eşi ya da birlikte olduğu erkekten kadınların maruz kaldıkları fiziksel ve/veya cinsel şiddet yüzde 38 yani her 10 kadından 4’ü.

*** 2008 araştırması ile 2014 araştırması arasında yakaladığınız bariz farklar neler? Bunları nasıl yorumluyorsunuz?

Ülke genelindeki fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı aynı olmakla birlikte, her iki araştırma sonucu da evlenmiş her 10 kadından 4’ünün fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalmış olduğunu gösteriyor. Ancak, son araştırmada maruz kaldıkları şiddet sonucunda yaralanan kadınların yaklaşık yarısının (yüzde 47) tedavi gerektirecek kadar yaralanması, şiddet mağdurlarının daha ağır şiddet biçimleriyle karşılaştıklarını ortaya koyuyor.

Diğer bir farklılık ise, kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde maruz kaldıkları şiddet yaygınlığının bölgeler arasında değişmesi. 2008 araştırmasında şiddet yaygınlığının daha yüksek olduğu bölgelerde bir azalma söz konusu. Özellikle Doğu ve Karadeniz bölgelerindeki şiddet düzeylerinin azaldığı, Batı Anadolu bölgesinin ise ilk araştırmadaki düzeyi koruyarak, en yüksek fiziksel ve/veya cinsel şiddet düzeyine sahip olduğunu gördük. Araştırma sonuçları bu farklılaşmanın nedenlerini ortaya koymuyor, sadece var olan durumun bir fotoğrafını çekiyor. Bu nedenlerin anlaşılması için nedenleri anlamaya yönelik nitel araştırmaların yapılması ve derinlemesine incelenmesi gerekiyor. Şiddetin azaldığı görülen bölgelerdeki kadınların durumlarının incelenmesi, göçün dikkate alınması ya da şiddet yaygınlığının azaldığı bölgelerde kadın örgütleriyle görüşülmesi ve bu bölgelerde kadınlara yönelik çalışmaların değerlendirmesinin gerekli olduğunu söyleyebilirim.

Şiddete en çok maruz kalan grup erken evlenen kadınlar

*** Araştırma şiddete en çok maruz kalan kadınlardan bir grubun erken evlenen kadınlar, diğerinin de boşanmış ya da ayrı yaşayan kadınlar olduğunu tespit ediyor, şiddeti de en çok eski eş uyguluyor. İlk olarak, Türkiye’de neden hala erken evlilikle mücadele edilemiyor? İkincisi, boşanmak isteyen kadının neden hala eski eş tarafından tacize ve şiddete uğradığına dair görüşleriniz neler?

Erken evlilik konusunda, yasal evlenme yaşının 17 olmasına ve resmi nikah kıyılmadan önce dini nikahın kıyılmasının yasal olmamasına rağmen, erken evlilikler halen dini nikahın önce yapılması nedeniyle devam ediyor. Bu açıdan yasal düzenlemelerden çok, toplum tarafından erken evliliklerin meşru görünmesi önemli. Erken evliliklerde büyük oranda aileler karar verici oluyor. 18 yaşından önce kız çocuklarını evlendiren aileler hem ekonomik sorunlar nedeniyle, hem kız çocuklarını zaten başka bir aileye gideceği düşüncesiyle yetiştirdikleri için, hem de kızlarının “namusuna” herhangi bir şey zarar gelmeden evlendirmek istedikleri için bu evlilikleri tercih ediyor. Önemli olan ailelerin bu konudaki görüşünü değiştirmek, bu evliliklerde dini nikahı kıyan imamların nikah kıymasını engellemek, ailenin yakın çevresinin ve evliliğin gerçekleştiği yerleşim yerindeki tüm kamu görevlilerinin bu konuda duyarlılığını artırmak ve toplum genelinde bu evliliklere göz yummamak bence. Asıl mücadele edilmesi gereken, erken evliliklerin kız çocuklarının hayatına getirdiği dezavantajların, daha fazla şiddete maruz kalma riskine sahip olduklarının ve ne tür sonuçlar doğurduğunun anlatılması diye düşünüyorum.

Boşanmış ya da ayrı yaşayan kadınların, daha çok eski eşleri, nişanlıları ya da sevgilileri tarafından tehdit edildiğini ve ısrarlı takibe maruz kaldıklarını görüyoruz. Araştırma sonuçları arasında, boşanmanın nedeni olmadığı için bu kadınların şiddete maruz kaldıkları için mi ayrıldıklarına cevap veremeyiz. Ancak, bu konuda benim görüşüm, evliliğin sona ermesi ya da sona erme ihtimaliyle birlikte, erkeklerin otoritelerini kaybetme korkusuyla karşı kaşıya kalmış olmaları, hatta bu şiddetin büyük oranda ölümle sonuçlandığına da medyadan tanık oluyoruz. Kadınların daha çok haklarının bilincinde olması ve eskiye oranla kendi hayatlarına sahip çıkma isteklerinin erkeklerde çok büyük bir tedirginlik yarattığını düşünüyorum.

Bazı erkekler kadın itaat etmeyince şiddet uyguluyor

*** Hükümetin “annelik” olgusunu son derece yüceltici söylemler kullanmasına rağmen hem 2008 hem de 2014 araştırmasından çıkan sonuçlara göre gebe kadınlar da şiddete maruz kalıyor ve bu oranda pek bir değişiklik yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Gebelik döneminde şiddetin her iki araştırmada da benzer düzeyde olması ve devam etmesi, fiziksel şiddet uygulayan erkekler açısından gebeliğin önemli olmadığına dikkat çekiyor bence. Son dönemde daha çok gündeme getirilen annelik söyleminin ise, kadınları şiddetten korumaya yetmediğini gösteriyor. Annelik söyleminin yanı sıra ailenin güçlendirilmesinin daha fazla dile getirilmesi, kadınları ayrı bireyler olarak ele almadığı için kadına yönelik şiddetin özellikle aile içinde üzerinin örtülmesine neden oluyor diye düşünüyorum. Ataerkil ideolojiyi içselleştirmiş toplumumuzda, şiddet uygulayan erkekler açısından, şiddet uygulanması çok önemli bir sorun gibi görünmüyor, erkeklerin büyük oranda kendilerine itaat edilmemesi durumunda karşısındaki kadının durumuna bakmadan şiddet uygulayabiliyor.

Kız çocukların erkeklerle aynı haklara sahip olduğu işlenmeli

*** Kadına karşı şiddeti önlemek için hükümetin atması gereken acil ilk 3 adım ne olmalıdır?
Kadına yönelik şiddeti önlemek için öncelikle kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme biçimlerinden işe başlamak gerekiyor. Kız çocuklarının da erkek çocuklar ile aynı haklara sahip olduğunu dile getiren, kız çocuklarının eğitim haklarının önemine vurgu yapan bir eğitim sisteminin inşa edilmesi öncelikli konuların başında. Bunun sağlanması için özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğine vurgu yapılması, toplumsal cinsiyet eşitliği derslerinin anaokullarından itibaren tüm eğitim kademelerinde müfredata dahil edilmesi gerekli. Tabi ki bu dersleri anlatacak nitelikli öğretmenlere de ihtiyaç var. O nedenle, birçok meslek grubu için de bu eğitim programlarının formal eğitim dışında da gündeme alınması gerekli.

Kadına yönelik şiddet maruz kalma riskinin daha fazla olduğu kadın gruplarından biri olan 18 yaşından önce evlenen kadınları şiddetten uzak tutmak adına erken evlilikler ile mücadele edilmesi gerekiyor.

Şiddete maruz kalan kadınlara ise, kurumsal başvuru mekanizmalarını kullanmalarını teşvik edecek düzeyde destek olmak, kurumların tanıtımını yapmak, kurumsal hizmetleri iyileştirmek, kadınların güçlenmelerine katkıda bulunmak önemli. 6284 sayılı Kanun, kadınlara önemli oranda koruyucu tedbir kararları içeriyor, ancak Kanun’un uygulamadan kaynaklı sorunlarının ortadan kaldırılmasına yönelik acil çalışmalar yapılması gerekli. Öncelikli olarak sorunların tespit edilmesi ve alınan tedbir kararlarının hayata geçirilmesini sağlamak önemli. Bu alanda çalışan tüm kurumların işbirliği içinde çalışmaları da ayrıca hayati önem taşıyor diyebilirim.

Kadın-erkek eşitliği üst düzeyde vurgulanmalı

*** Devletin şiddeti önlemede atacağı en önemli adımları arasında toplumsal cinsiyet eşitliğine vurgu yapılması diyorsunuz. Ancak devletin en üst kademelerinde istikrarlı olarak tam tersi söylem mevcut -- sağlık bakanı anneliğin en önemli kariyer olduğu, başbakan kadın erkek eşitliğine inanmadığını tekrar ederken aile bakanı İstanbul Sözleşmesi'nden çıkış yollarını arıyor. Bu durumda kadına şiddetin artmasından mı endişe duyuyor musunuz?

Kadın-erkek eşitliğinin toplumda üst düzeyde vurgulanması gerek. Bu çok önemli çünkü olmadığı zaman şiddet artabiliyor, zaten Türkiye toplumunda erkek kadına şiddet uygulayabilir diye yarı normal karşılanıyor, bir de üst düzeyden kadın-erkek eşitsizliği vurgulanmaya devam ederse durum daha da kötüleşebilir. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması için gerekli olan yasal alt yapıya sahibiz.  Ayrıca, CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) ve İstanbul Sözleşmesi gibi bu alandaki önemli uluslararası sözleşmelere imza atmış bulunuyoruz. Bunlar oldukça önemli kazanımlar ve kadına yönelik şiddetle mücadelenin olmazsa olmazları. Şiddetle mücadele için siyasi bir irade gerekli. Aksi takdirde kadına yönelik şiddet sorunu ülkenin önemli sorunları arasında ilk sıralarda yer almaya devam edecek görüşündeyim.

2 Mart 2015 Pazartesi

Yeni güvenlik mi yoksa güvensizlik yasası mı? Evlenmeden önce bakire miydin sorusu bile gelebilir...

Burada kadınlara pozitif ayrımcılık olacağından daha önce söz etmiş miydim? Etmedim galiba ama şimdi ediyorum. Aslında nerede bir gündem konusu var, önce o konuda konuşacak kadın bulmaya çalışırım. Bu defa da öyle oldu. Ne zamandır gündemde kalan ve kalmaya devam edecek olan iç güvenlik paketiyle ilgili olarak, tasarıyı detaylı olarak inceleyip eleştiren Kadın Koalisyonu kurucu üyelerinden İlknur Üstün’le konuştum. İngilizce gazetede başlığım da şu oldu:


"İç Güvenlik Paketi" olarak bilinen 132 maddelik Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısı oylaması mecliste devam ediyor. Bu tasarı yasalaştığı takdirde ne tür uygulamalar bekleyebiliriz? İlknur Üstün bazen kendisinin de tanık olduğu somut örneklerle anlattı ve dedi ki, bu tasarı yasalaşınca, hiç kimseye hiçbir konuda kokmam bulaşmam diyenler bile etkilenecek ancak en çok toplumun dezavantajlı kesimleri, yani kadınlar, çocuklar ve LGBT bireyler saldırıya açık olacak:

“Tasarının bütününe baktığınız zaman yasalaştığı takdirde, anayasa ve uluslararası sözleşmelerle tanınmış bütün güvenceleri kaldırıyor. Her türlü muhalif sesi, sözü, itirazı ve eleştiriyi, dolayısıyla farklılıkları da ortadan kaldıracak bir düzene geçişi ifade ediyor. Koalisyonun açıklamasında da söylediğimiz gibi tüm totaliter rejimlerin hedefi tek lider, tek parti, tek ideolojiye dayanarak her türlü farklılığı baskı altına almak ve kendi ideolojik cennetini yaratmaktır. Geçmiş fiili uygulamalardan bir tecrübemiz var ve bu nedenle neye mal olacağını görebiliyoruz.

“Yargının yürütmeye devri gibi düzenlemeler içermesi ya da insanların özgürlük alanlarına müdahaleyi yürütmenin atadığı organlara devretmesi, gerçekten insanın kendini güvence altında hissedebileceği zeminden soyutlanması anlamına geliyor…

Yargısız infazlar geri gelebilir…

“Güvenlik yasası herkesin hayatını etkileyecek ancak özellikle de eşitsiz konumdakilerin hayatını yok etmeye yönelik bir tehdit oluşturuyor yani kadınlar, çocuklar ve LGBT bireyler bunda başı çekiyor.
“Demir bilyeden sapana ve uçucu yanıcı maddelere kadar, bu aletlerin silah konumunda değerlendirilmesi ile polise öldürme yetkisi veriliyor, bu da yargısız infazlara yol açabilecek demektir. Önleyici gözaltı ile suç daha ortaya çıkmadan polise müdahale yetkisi tanındığı için yazılı izin olmadan üstünüz, aracınız, eviniz aranabilir, alıkonulabilirsiniz ve buna istinaden soruşturmaya tabi tutulabilirsiniz. “Kimse kendini daha güvende hissetme durumunda değil... 

"Birkaç örnek vereyim; polise tanınan önleyici gözaltı yetkisini ele alalım. Tam olarak eklenen şey ‘fuhuş ve yasa dışı toplantı gösteri yürüyüşü.’ Daha çok yakın zamanda, o zamanki başbakanın da söylemiyle ‘kızlı erkekli oturuyorlar” diye, pek çok öğrenci evi basıldı, ihbar edildi… Bu gençler hedef gösterildi. Bu sadece gençleri değil yalnız yaşayan kadınları ve resmi nikah dışında beraberliği olan kadınları da etkiledi. Çünkü her şey kanaate kalıyor. Eğer fuhuş olarak değerlendirilirse gözaltına alınma tehdidi var. Ve sizi ihbar eden kişi size gıcık olan bir komşunuz da olabilir, arkadaşlık teklifini kabul etmediğiniz bir adam da. 



Genel ahlaka uygun davranışı kim belirleyecek?

“Bir de vatandaşlığa geçişi düzenleyen madde var. Şöyle bir ekleme yapılmış; ‘kamu düzeni’ ibaresi ‘kamu düzeni ve genel ahlak’ olarak değiştiriliyor. Muğlak olan ‘genel ahlak’ ifadesi feministlerin yıllarca üzerinde durduğu ve kadın bedeninin denetlenmesini düzenleyen bir ifadedir.

“Gerekçesi de Türk vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılardan evlilik öncesi genel ahlaka uygun olmayan davranışlarda bulunmuş olanların vatandaşlığımızı kullanmalarının önlenmesi olarak açıklanıyor. Peki, bu bir erkeği hedefler mi? Hiçbir zaman hedeflemez, ancak kadını denetler… Bir davranışın genel ahlaka uygun olup olmadığına kim karar verecek? Hayatımıza bir ahlak polisi getiriliyor ve o polisin zihniyetine, ideolojisine, yaşam biçimine göre sizi değerlendirmesine ve hakkınızda hüküm vermesine yol açabilir. …Hatta evlenmeden önce bakire miydin sorusunun bile gelmeyeceğinin garantisi yok…

Kadınlar göz yaşartıcı sprey taşıyor

“Birçok kadın kendini korumak için çantasında göz yaşartıcı sprey taşıyor. Düşünün ki, bir yerdesiniz, basın açıklaması yapılıyor. Orada basın açıklamasını yapan kişi olabilirsiniz; bir kadın cenazesindeki protestoya katılıyor veya oradan geçiyor olabilirsiniz. Çantanızda spreyle yakalanırsanız hapis cezası alabilirsiniz! Diyorlar ki neden eyleme spreyle gidiyor? Kimse eylem yerlerine ışınlanmıyor. Evden çıkıyorsunuz, apartman boşluğunda, kapının önünde, dolmuşta vs. kim tarafından neye uğrayacağınız beli olmayabilir. Güvenceniz yok; devlet korumuyor. Dolayısıyla kadınlar kendi başlarına bırakılınca savunma mekanizması oluşturmak zorunda kalıyor.
Valilere geniş yetki verilirse…

“Van depreminde pek çok kadın örgütü aktifti ve yardım kayıtlarını tuttukları defter izinsiz polis araması ile yasa dışı örgüt suçlaması ile yargıya havale edildi. İlk mahkemede yargı suç oluşturmadığını söyledi ve davayı iptal etti. Pek çok yerde kadınlar ya da kadın örgütlerini hedef alan valiler var. Yerelde kadın olmak kendine özgü sorunlar içerir. Evden çıkmak ve bir örgütün içinde yer almak daha büyük bir mücadele gerektirir. Siyasi iradenin atadığı valilere böyle yetki verildiği zaman adil bir karar beklemek olanaksız gibi.

“İki yıl önce Trabzon’da kadına yönelik şiddetle ilgili konuşma için çağrılmıştım. Bu süreçten 20 gün önce içişleri bakanlığı bir genelge yayınlamıştı ve diyordu ki tehdit olarak algılanan toplantılara polis girip çekim yapabilir. 10 polis kapıda, 3 araba dışarıda olmak üzere baştan sona toplantıyı çektiler. Bu toplantıyı yapanlar da katılanlar da hedef gösterilmiş oldu. Bir daha kadınlar orada toplantı yapıp haklarına sahip çıkacak durumda olabilirler mi? Ve bugün hükümetin cinsiyet politikaları eşitlikten bu kadar uzak noktaya gelmişken bu ne demektir? Bir, önleyici gözaltına alabilir; iki,  ertelenemez hapis cezası ile içeri atabilir; bu kadar cezaevi niye kuruluyor diye merak ediyorduk.
Fatma Şahin’e sorulması gereken…



2012 yılı başlarında Fatma Şahin’le bakanlığında birsöyleşi yapmıştım. Kadına karşı şiddeti önleme yasası yeni geçmişti. Fatma Şahin yaptığımız o söyleşide, bütün kadınların şiddetten korunacağına söz veriyoruz demişti. Bu sözün yerine gelmediği ortada. Kadınların bu konuda neler hissettiğini İlknur Üstün’e sordum, yanıtları şöyle:

“Kadınlar, politik bir mücadele veriyorlar. Hayatları için istedikleri değişimler, dönüşümler için gerekli düzenlemeleri işin sorumlularına yaptıracak bir yol izliyorlar. 2012’de Fatma Şahin’le kurulan ilişki de bu doğrultuda yürüdü. Kendisi şimdiye kadarki bakanlar içinde kadın örgütleri ile çalışmada en istekli ve istikrarlı olanıydı. Gerçekten çok da emek verdi. Ancak iki şeyi unutmamak gerekir; Fatma Şahin aynı zamanda siyasi biri, partisinin söylemine bağlı kalırken de, kadınlara söz verirken de. İkincisi kişisel olarak istese ve inansa bile bu mesele sadece bakanın şahsıyla sınırlı bir mesele değil. Temsil ettiği bir hükümet ve kamu kurumundan söz ediyoruz. 

"Orada kadın meselesinin ele alınış biçiminden, politikalarının bütününden çok bağımsız bir işleyiş beklemek işin esasını kaçırmak olur. Demem o ki feministler, kadın örgütleri erkek egemenliği ile mücadelelerinde devletin, kamunun da erkek olduğunu tecrübelerinden de bilirler. Devletle, hükümetle kurdukları ilişkilerde de her zaman temkinlidirler. Bütün bunlardan özetle elbette onca mücadelenin çabanın sonunda hala tam istendiği gibi olmasa da feministler çok iyi bir yasanın çıkmasını sağladı. Ve bu yasa temizlenmiş paklanmış işlevsel hale gelmiş ama kullanıma kapatılmış oturma odasına döndürüldü. Kadınların mücadelesinin yanı sıra uluslararası hukukun ittirmesiyle de kadınlar lehine yasalar çıkarılabilir ama ne kadar içselleştirilip uygulandığı bakmak lazım.

Kadınlar nasıl hissediyor?

"Çok öfkeliler. Kolay mı, ya cenaze kaldırıyoruz, ya mezarlık ziyaretindeyiz. Fatma Şahin’e nerede olursa olsun sorulabilecek şey; kendisi soruyor mu hala içinde olduğu partisine, hükümete, bakanlığa bin bir emekle çıkarılmış şiddet yasasının neden gereğince uygulanmadığını. Ve tüm bu yapının temsilcisi olarak verdiği sözü onlara hatırlatıyor mu?    
Fatma Şahin'in yerine bakanlığa gelen Ayşenur İslam'la ilişkiler…

“İlişki olsaydı, nasıl olduğunu da söyleyebilirdim. Ama yok! Bağımsız politik kadın örgütleriyle ilişkilenmiyor. Bunun çok tesadüf olmadığı açık. Bakanlığın kurulduğu 1991’den beri hep bir şekilde kadınların birey olması üzerinden kuruldu ilişki. Devlet bunu her zaman içine sindirmese de. 2011’de malumun ilanına dönen bir kırılma noktası ile bakanlığın adı değişti; kadınların değil “ailenin” bakanlığı oldu. Şiddet yasası ve Fatma Şahin’le çalışma, bakanlıkla kadınlar arasındaki bağın noktası gibi. Yeni bakanı göreve geldiğinde uzun süre basında ne gördük ne duyduk. Sonrası hükümetin aile temelli kadın politikalarına tümüyle uyumlu bir hat çizdi. İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Avrupa Konseyi kadına yönelik şiddet sözleşmesinden çekilmekten, en son Özgecan cinayetinde idamın geri getirilmesine dair sözlerine giden yol, kadınlar için umuda değil karanlığa işaret ediyor. Bu yolda kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olmaz. 

"Ayrıca şiddet, koca bir cinsiyet eşitsizliğinin sonuçlarından biri. Eşitlik mücadelesi gerektirir. Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümette koro halinde yükselen kadın erkek eşitliğinin reddi söylemi kadınlar için daha fazla şiddet daha fazla taciz tecavüz demektir. Çalışma yaşamından siyasete sağlık hizmetlerine erişimden, sosyal güvenliğe hayatın dışına attığı kadınları, ailenin içinde ve tüm toplumun bakıcıları - çocuğun, yaşlının, hastanın, engellinin -- olmaları halinde makbul ve var olabilir kılıyor. Ayşenur İslam’ın tutumu tam da buna hizmet ediyor -- hükümet politikalarının devamcısı ve tamamlayıcısı."

25 Şubat 2015 Çarşamba

At üstünde piyano çalması beklenen kadınlar, 'kavvam' ve şiddet

Hülya Gülbahar hem bir hukukçu hem de kadın hakları savunucusu ve eylemcisi. Kendisiyle avukatlık bürosunda ilk söyleşiyi yaptığım günü dün gibi anımsıyorum… 2007 yılıydı. Gülbahar, Kadın Adayları Destekleme Derneği KA-DER’in taze başkanıydı. Meclisteki kadın milletvekillerinin azlığından, bunun nedenlerine, kadın adaylardan beklentilerden KA-DER’in bıyıklı kadınlar kampanyasına kadar pek çok konuyu konuşmuştuk. Aklımda en çok yer eden ve her anımsayışta dudağımda acı bir gülümseme bırakan Gülbahar’ın şu sözleriydi:

“İş siyasette erkeklere geldiği zaman kimse lise diplomaları olup olmadığını, yabancı dil bilip bilmediklerini, çok eşli olup olmadıklarını, hatta kendilerine karşı açılmış soruşturma olup olmadığını, kadına karşı şiddet uygulayıp uygulamadıklarını – bunlar kamuoyu tarafından bilinse dahi -- sormuyor. Ancak bir kadın aday gündeme geldiğinde, önce iyi bir anne, eş ve başarılı bir iş kadını olduğunu ispatlaması gerekiyor. Hangi erkeğin aday olmadan önce ebeveyn ve eş olarak nitelikleri sorgulanıyor? Oysa kadınlar siyasete girdiği zaman master derecesi sahibi olmaları, yabancı bir ülkede doktora yapmış olmaları, birden fazla yabancı dil bilmeleri, ata binmeleri, piyano çalmaları ve hatta at üstünde piyano çalmaları bekleniyor.”

Yıllar içinde Gülbahar’ın görüşlerine pek çok defa başvurdum, ve her seferinde sorularıma inanılmaz bir enerjiyle, gece gündüz fark etmeden zaman yaratarak verdi yanıtlarını. Son olarak geçtiğimiz hafta bir araya geldik. Bu son buluşmaya vesile olan olay, Türkiye’yi, özellikle de kadınları ayağa kaldıran, 20 yaşındaki Özgecan Aslan'ın bir erkek tarafından hunharca katliydi. Her gün en az bir kadının bir erkek tarafından öldürüldüğü Türkiye’de 2009’dan beri resmi olarak kadın cinayeti rakamları kamuoyuna bildirilmiyor. O zamanki Adalet Bakanı Saadettin Ergin, 2009 yılının ilk 6 ayında 953 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü söylemişti. Bundan sonraki dönemde kaç kadının erkek cinayetine kurban gittiğini anlamak için kadın hakları savunucuları iğne ile kuyu kazıyor. Ve söyleşimizde, kadına karşı şiddetin artmasında özellikle ve öncelikle devletin sorumluluğu nedir diye sorunca, bakın Gülbahar neler dedi:

“Kadına karşı şiddet ve ayrımcılık sapık, cani, canavar, hasta ruhlu, işsiz, alkolik erkeklerin fevri davranışları ile gerçekleşen ve toplumu üzüntüye boğan münferit olaylar değil toplumun her alanına kök salmış sistematik bir insan hakları ihlali. Sorun toplumsal olduğu için bütün uluslararası belgeler bu sorunu çözmenin devletin görevi olduğunu söyler. Ne yazık ki iktidar son dönemde hiçbir eleştiriyi kabul etmediğinden şiddet rakamlarını çarpıtmak ve gizlemek pahasına da olsa kendi dönemindeki artışı ve devlet olarak yükümlülüklerini yerine getirmemesini saklamaya çalışarak bu sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Ve daha da önemlisi kadın erkek eşitliğine inanmıyorum söylemiyle siyasette yükselttiği ve bürokraside atadığı tüm kadrolar eliyle topluma, ailenin ve toplumun yöneticisinin erkek olduğu fikri empoze edilmeye çalışılıyor.

“Türkiye ortak sosyal hayatında yakın zamana kadar duymadığımız “kavvam” kavramını -- İslami olarak erkeğin kadının koruyucusu ve kollayıcısı olduğu -- çokça duymaya başladık. Medeni yasada aile reisliği kaldırılmış olmasına ve aile içi tüm hak ve sorumluluklar eşler arasında eşit paylaştırılmış olmasına rağmen ailede erkeğin üstünlüğüne dayalı bir modelin propagandası yapılıyor. Ailede, toplumda ve devlette reislik takıntısı var. Her topluluğa bir baş, en yüksek yetkilerle donanmış bir reis atama hayalinin en kolay gerçekleştirebileceği alan olarak aile pilot seçilmiş durumda – istihdam yasasının içine konan 500 aileye bir sosyal hizmet uzmanı konusu, kadınlar ve aile için son derece riskli bir alan; özel hayatın en mahrem alanlarının bile devlet tarafından fişlenmesi anlamına geliyor. Kaldı ki mecliste yasalaşmayı bekleyen taslak kişisel verilerin korunması kanunu insanların cinsel yönelimlerinden cinsel partnerleri olup olmadığına, etnik kökenden özel yaşam alışkanlıklarına kadar her şeyin fişlenmesi ve bu verilerin şirketlere ve başka devletlere satışı iznini veren bir metin.




“Bütün dünyada şiddet yüzde 5-10 artarken Türkiye’de kadın cinayetlerinde yüzde 1400 gibi artışlar olmasının Türkiye’nin siyasi iklimi ile bağlantısı var. Devlet bu bağlantının görülmemesini istiyor. Oysa ki imzaya Türkiye’de açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılan, 1 Ağustos 2014’de yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Şiddet Sözleşmesi’nin devlete yüklediği sorumluluklar var; mesela:

“Sözleşmeye göre taraf devletlerin, kadınların aşağı bir cins olduğuna ve kadınlarla erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan önyargı, örf ve adet, gelenek ve her türlü farklı uygulamayı ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri alma yükümlülükleri vardır. Devletler ayrıca, kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişmesini sağlamak için politikalar üretir. Sözleşme özellikle de kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus” gibi kavramların, şiddet uygulamak için bir mazeret olarak kullanılmasını engeller.

“Bu açık ifadeye rağmen devlet bunun tam tersini yaparak kadınlarla erkeklerin yaradılışları nedeniyle fıtratlarının farklı olması ve bu yüzden hiçbir zaman eşit olamayacakları propagandasını yapıyor olması Türkiye’de şiddetin artmasındaki en önemli sebeplerden bir tanesidir. Çünkü Türkiye’de kadınlar haklarından feragat etmek istemiyorlar.

“Siyasi iktidar açıkça kadın erkek eşitliğine inanmadığını söylüyor. Recep Tayyip Erdoğan ilk olarak Dolmabahçe’de kadınlarla buluşmasında söyledi. Türkiye’de bütün mevzuattan kadın-erkek eşitliği kavramı kaldırıldı. Sonra toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı kullanıldı ancak bunun LGBT bireyleri de kapsayacağı düşünülerek o da kaldırıldı. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının görüldüğü her yere fırsat eşitliği kavramı ekleniyordu. Şimdi o kavramdan da söz etmeme aşamasına gelmiş bulunuyoruz ve eşitlilik kelimesi yerine insanların yaradılışları gereği donatıldıkları kadınlık ve erkeklik işlevleri arasında bir eş değerlikten ya da eşitlik yerine adaletten bahsedilmiş oluyor. Eşitlik iktidarın ürettiği metinlerde insanların Allah katında kul olarak eşitliği kavramına dayandırılıyor. Allah’ın önünde kul olarak eşitlik kavramı çocuk bakımından evin geçiminin sağlanmasına kadar değişik alanlarda kadınlar ve erkekler arasında eşit sorumluluk, eşit haklı paylaşım, erkeğin evde çocuk bakması ve kadının dışarıda çalışması modelini imkansızlaştırıyor. Kadının en önemli ya da tek kariyerinin annelik olduğu iddiasıyla propaganda yaparsanız bu rollerin dışında roller edinmek isteyen kadınlar – eğitim, çalışma, siyaset yapma, sivil toplum kuruluşu toplantılarına katılma hakkı -- ciddi şiddete maruz kalıyorlar.

“Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kadınların kahkaha atmasına karşı çıkmasıyla gündeme gelmişti. Bu konuşmasında kadınların cep telefonuyla çok konuştuğu şikayeti de vardı. Bu kadar üst düzey bir müdahale ile kadınlara karışılması çok vahim bir şeydir zira kadınları cep telefonu ile konuşma konusunda ürkütmek, erkeklere de bu konuda karışmak hakkını verme amacı taşıyor demektir. Takip ettiğimiz kadın cinayetlerinden birisi kadın telefonu açmadığı içindi; bir başkasında ise kadın telefonu açtığı için öldürüldü; bir başka kadın da telefonda gülerek konuştuğu için öldürüldü ki bu sonuncusunun kız kardeşi ile konuştuğu ortaya çıktı...

“Ayrıca Diyanet işleri mesaisinin yarısını insanların sevişirken üstünü örtüp örtmeyecekleri, banyo yaparken iç çamaşırlarını çıkartıp çıkartmayacaklarını söyleyerek harcıyor. Hatta onların yetiştirdiği din adamı görünüşlü şahsiyetler de erkeklerin annelerinin diz kapağından tahrik olup olmayacaklarını tartışıyor. Topluma pompalanan bu muhafazakar ve dinsel yaşam biçimi nedeniyle erkekler bu yaşam biçimini savunmak üzere kışkırtılmış, kadınlar ise itiraz etmemek ve itaatkar olmak üzere sindirilmiş oluyorlar. Hükümetin atadığı bütün kadrolar, kadın erkek eşitliğini aşındırmak üzere çalışıyor. Bu nedenle hükümeti şiddetle kınıyorum.

“Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif evleri raporuna göre 2009’da cinsel suçlardan cezaevine giren tutuklu ve hükümlü sayısı 7100. 2013’de bu rakam 12 bin 585’e sıçramış. Cinsel suçların çok azı mahkemeye geliyor ve çok az tutukluluk ve mahkumiyet kararı çıkıyor ama bu kadarcık veriyle bile 4 yılda rakamlar katlanmış. Üstelik genel olarak suç oranları arttı denilemez çünkü aynı raporda örneğin uyuşturucu kullanımında artış 23 bin 82’den 24 bin 890’a çıkmış, yani sembolik bir artış var ancak bedensel şiddet suçlarında katlamalı bir artış görüyoruz.

“Bütün dünyada şiddet artıyor bu artış yüzde 5-10 oranlarında olmasına rağmen sürekli istatistiki verilerle denetleniyor. Bu kadarlık artışlar bile hükümetleri alarma geçiriyor ve birden fazla bakanlığı eşgüdümlü çalışmaya sevk ediyor.

“Bizde ise kadına yönelik şiddetle ilgili 2009 sonrası resmi cinayet rakamı olmadığı gibi  kadın örgütleri ve gazetecilerin taleplerine rağmen sadece kısa bir ön rapor açıklandı ve raporun tamamı bize verilmedi. Dolayısıyla kadına şiddetin ne kadar arttığını göremiyoruz. Ancak açıklanan ön raporda bile şöyle anlamlı bir gerçeği görüyoruz: 2009 raporuna göre gebe her 10 kadından birisi şiddete uğradığını söylüyor. 2014 araştırması da gebe 10 kadından birinin şiddete maruz kaldığını gösteriyor -- “annelik kutsaldır” “cennet annelerin ayakları altındadır” “onlar melektir” propagandasına rağmen 2008-2014 arasındaki 6 yılda, yüzde 1’lik bile düşme olmadığını görmüş oluyoruz. Muhtemelen bu nedenle ne araştırmayı yapan Hacettepe Üniversitesi ne de Aile Bakanlığı bu rakamları açıklamıyor.”