şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2016 Pazartesi

Celal Başlangıç: Barış sürecinde bile herkes savaşa hazırlanmış


Bu haftaki konuğum Celal Başlangıç, güneydoğu ve Kürt sorunu ile ilgili olarak sahada bulunmuş, risk almış, kitap yazmış bir gazeteci. 40 yıllık gazetecilik serüveninde hala gerçeğin peşinde. Bu amaçla güneydoğudaki gazetecilere destek çıkmak, en çok da oradaki haberlerin daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Haber Nöbeti'ne ilk katılan gazeteciler arasında. Halen çıkmak üzere olan bir kitabı üzerinde çalışıyor: “Hendekleri, Barikatları Anlama Rehberi.”

Lafı fazla uzatmadan, söyleşiye geçelim ve anlamaya çalışalım hendek ve barikatları.


*** Güneydoğu’da olanlar bağlamında içinde bulunduğumuz durumun nedeni nedir? Çözüm sürecinde kırılma noktası nedir?

Kırılma noktası Kobani. Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kobani düştü düşüyor” söylemi iktidarın başka planlarıyla da örtüşüyor. 2014 Eylül ve Ekimm aylarında Türkiye’de gidişatın ve çözüm sürecinin rengi değişti. Ancak özellikle İmralı’nın gayretiyle ip kopmadan yürüdü. İpi koparan AKP iktidarı ve ya da tek başına Tayyip Erdoğan değil; mesele tek başına HDP’nin barajı aşması da değil. Birçok faktörün bir araya gelmesi sonucu bu karanlığa yuvarlandık.

*** En önemli faktörler neler? Kamuoyunun yaygın olarak bilmediği neler oldu?

Barış sürecinde bile herkes savaşa hazırlanmış. Belki de en belirgin köşe taşı 30 Ekim 2014’deki Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun süren MGK toplantısıdır, tam 10,5 saat. Ondan evvelki rekor 9 saatle 28 Şubat’a aitti. Bugün kanunlaşmış olan İç Güvenlik Yasa Tasarısı 10,5 saatlik toplantıdan çıktı. Bu da bir savaş hazırlığıydı; kurulmamış masa devrildikten sonra meydana gelebilecek olayların devlet güçleriyle bastırılmasının alt yapısıydı. Bir de anlıyoruz ki MGK’nın o toplantısına girdiği iddia edilen bir Çöktürme Eylem Planı var. Bu 2015 Mayıs ayında ortaya çıkmaya başladı ve şu an mecliste duran iki soru önergesiyle de daha belirgin hale geldi. Bugün yaşadığımızı sokağa çıkma yasakları, kentlerin kuşatılması, vs. hepsi o Çöktürme Eylem Planı’nın içerisinde var.

‘Sanki birileri bu gençleri hendek kurmaya özendiriyordu’

*** İktidarın bakışı neydi? Bu tutum, bu plan nedir? Konuyu biraz daha açabilir miyiz?

Zaman gazetesinde, Diyarbakır temsilcisi Aziz İstegün’ün 14 Ocak 2015’de yazdığı bir yazı vardı. Gezi olayları sırasında Lice’de kalekol yapımını protesto ederken öldürülen Medeni adında bir genç vardı. Oradaki çatışma ve gerginliklerde ufak tefek hendekler kurulmuştu. Ama esas çözüm süreci döneminde kurulan ilk hendek Cizre’dedir. Aralık 2104 içinde Cizre’de dört kişi resmi kurşunlarla öldürüldü ve bir kısmı çocuk denecek yaştaydı. Mahalle aralarına girilip baskınlar yapılıyor, insanlar tutuklanıyordu. Bunun üzerine ilk hendekler kuruldu. Ve 30 Aralık 2014’de Cizre Emniyet Müdürü Ozan Başurgan görevden alındı ve yerine bir emniyet müdürü atandı. Bu emniyet müdürü 6 Ocak’ta HDP’li vekiller, dini kanaat önderleri gibi yerel liderlerle konuşarak hendekleri kapatma kararı aldırdı. Hendekler kapandı. Hendeklerin kapandığı gün, hendeklerin kapandığı yerden zırhlı bir polis aracı girdi ve 14 yaşındaki Ümit Kurt’u öldürdü. Bunun üzerine hendekler tekrar kuruldu. Sanki birileri bu gençleri hendek kurmaya özendiriyordu. Kandil’in veya siyasi bir oluşumun iteklemesi yok burada. Yine siyasiler araya girdi, hatta 14 Ocak’ta Hatip Dicle İmralı’da Öcalan’la görüştü. Öcalan’ın mesajı hendekleri kapatın, barikatları kaldırın, yüzü kapalı eylem yapmayın, kepenk kapattırma eylemi yaptırmayın diye. Öcalan’ın bu talimatı üzerine gençler hendekleri kapattılar. Yine aynı gün, bunun görüntüleri de var, bir zırhlı araç girdi ve Nihat Kazanhan diye 12 yaşında bir çocuğu öldürdü. 30 Aralık’ta Cizre emniyet Müdürlüğü’ne atanan Ercan Demir, 20 Ocak’ta tutuklandı – oradaki ölümlerden filan değil, Hrant Dink cinayetinden; belki de başına çorap örüldü bilemiyorum ama Hrant Dink cinayeti işlendiğinde Trabzon İstihbarat Dairesi’nde görevli amirdi ve Dink cinayetinde sorumlu tutulanlardan biriydi. 30 Aralık’ta Cizre Emniyet Müdürlüğü’nden alınan Başurgan tekrar Cizre emniyet müdürlüğüne geri getirildi. Bu bizim batıdan bakınca anlayamadığımız bir süreç olabilir ama eğer devlet karşınızda harekete geçmişse, Kürtler hem genetik olarak hem de refleks olarak tedbir almak zorunda hissediyorlar kendilerini.

‘Kıstırmak, boğmak ve kışkırtmak, işte şu andaki bütün politika bu yönde’

*** Aziz İstegün’ün haberinde başka neler vardı?

14 Ocak 2015 günü, Aziz İstegün Zaman gazetesinde “Ne olacak bu iş?” diye Cizre üzerinden bir yazı yazdı. Bu yazı yazıldığında çözüm süreci devam ediyor, görüşmeler sürüyordu. Yazıda 5 şık var, okuyacağım 5. şık bugün içinde bulunduğumuz durumu en iyi şekilde açıklıyor:
“AKP’nin sürdürülebilir çatışma politikasıyla HDP’yi baskı altında tutmak istemesi. Bu görüşe göre AKP, 7 Haziran 2015’de gerçekleştirilecek genel seçimlere Kürt meselesine dair risk almadan, kayda değer adımlar atmadan gitmek istiyor. Ayrıca siyasi gidişatın normal şartlar altında ilerlemesi durumunda HDP’nin legal alanda mesafe kat etmesi kuvvetle muhtemel. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunu gösterdi. Alevi ve sol kesimin yanı sıra muhafazakar Kürt tabanından HDP’ye kayda değer oy kaymaları mümkün. Bunu engellemenin yolu sürdürülebilir çatışma rejimi tesis ederek HDP’nin siyaset alanını daraltmak. AKP, düşük yoğunluklu çatışma ortamında kendi iktidarını güvende hissediyor. AKP temelde Kürt hareketini kıstırmak, kışkırtmak ve boğmak istiyor.”
Kıstırmak, boğmak ve kışkırtmak, işte şu andaki bütün politika bu yönde. Yaralı insanların günlerdir alınamaması, cankurtaran gitsin diye adres verilen yere zırhlı araçların gidip bombalanması, insanların çığlıklarının telefondan dinlenmesi bile bir kışkırtmadır, kıstırma ve boğma hareketidir. Çatışmalarda ölen PKK’li gençlerin mezarlıklarını bombalamak da kışkırtmaktır.

*** Siz bir yazı yazmıştınız T24’de “Cizre’den Silvan’a; AKP Kürtleri çıldırtmak istiyor!” diye…

Uygulanan politikalar o yönde. Sur’da sokağa çıkma yasağı 70 günü geçti. Şöyle ölçelim, Fatih Sultan Mehmet 6 Nisan’da geldi surların önüne 29 Mayıs’ta aldı, yani 53 gün. Yahu siz 70 gündür ne yapıyorsunuz Sur’da? Polis özle harekatı yetmiyor, jandarma özel harekatını sokuyorsun, yetmiyor bordo berelileri sokuyorsun, yetmiyor sualtı komando birliklerini sokuyorsun, o da yetmiyor korucuları sokuyorsun…

*** AKP tek başına iktidar olamayacağını görünce mi kontrollü çatışma sürecini başlattı?

Bu çatışma, yani MGK toplantısından sonra gündeme gelen mesele, 7 Haziran’dan sonra başlayacaktı. AKP oy kaybettiğini görünce bunu daha öne çekti ve kontrollü çatışma süreci başladı. 30 Ekim’deki Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı ve Çöktürme Eylem Planı’nın çıkmasıyla  HDP’nin seçime parti olarak girme kararı vermesi bu toplantı sonrasına rast geliyor. HDP, 7 Haziran’dan sonra savaş çıkacak, bağımsız olarak girsem savaş çıktığında milletvekilleri en fazla bölgelerine geri gidecek; eğer parti olarak girip yüzde 10 barajını aşarsam AKP’nin tek başına iktidarını engellerim ve barış sürecine katkı sunarım diye düşündü. AKP tek başına iktidar olamayacağını görünce kontrollü çatışma sürecini başlattı. Meselenin ikinci yanı eski devleti, yani eski genelkurmay devletini, de rahatsız eden bir şey var, Kürtlerin Kuzey Suriye’deki yapılanması.

‘AKP’de bir takım çatlaklar var ama tek patron Erdoğan’

*** AKP eski devlet tarafından yutuldu mu yoksa eski devlet AKP ile anlaştı mı? Ayrıca AKP’deki çatlaklara bakınca AKP ile Erdoğan’ı da ayırmak gerekir mi?

Ben ortak olduklarını düşünüyorum. AKP’de bir takım çatlaklar var ama tek patron Erdoğan. Erdoğan’ın geldiği yer de “üniter başkanlık.” Aslında “üniter” kısmı eski devlete ait, “başkanlık” kısmı da Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Böyle bir “üniter başkanlık” formülünde anlaşmış gibi görünüyorlar. Bunda hem Kürtlerin yüzde 10 barajını aşması çok etkili oldu hem de Rojava’da ayrı bir kanton yapısına kavuşmaları ve özellikle Ortadoğu’da uluslararası güçlerin tek işbirliği yapabileceği seküler ve etkili bir silahlı güç olmaları. Çünkü IŞİD’a karşı hiç kimse PYD’nin sağladığı kadar başarı sağlayamadı. IŞİD’in durdurulma ve geriletilme noktasında PYD’nin çok büyük katkısı oldu, hatta tek güç olarak PYD görüldü. O yüzden Türkiye panikledi; başına ikinci bir Kuzey Irak meselesi çıkacak diye. 90’lı yıllarda Türkiye’nin kırmızı çizgisi Kuzey Irak’tı, şimdi aralarından su sızmıyor zaten tek dostumuz da orası kaldı. Ancak yine de orada başta yaptığımız hatayı burada yapmayacağız, bunu baştan engelleyeceğiz diyorlar. Bunun altında yatan neden de Kürt fobisi. Bir yanı bu, diğer yandan da Türkiye’nin kendi Kürtleri için ne düşündüğünün ipuçlarını görüyoruz.

*** Ne düşünüyor Türkiye kendi Kürtleri için?

Sınırı belirleyen Berlin-Bağdat demiryolu birçok aşireti ve aileyi de bölmüştür. Bir tarafta insanlar kendi kendilerini yönetecekler, kendi okullarını yönetecek, kendi meclislerini kuracaklar. Bir özyönetim modeli var. Karşı köyünüzde insanlar anadilinde eğitim görecek ve insanlar burada “neden burada da olmasın?” diyecek. Çıta yükselecek. Türkiye’yi korkutan da bu. Belki Barzani tarzındaki bir yönetime daha iyi bakabilirlerdi – uluslararası güçler için de bu geçerli – ama temeli Türkiye’de atılan, teorisi Türkiye’de hazırlanan ve burada önerilen demokratik özyönetim modeli şu anda sınırımızın öbür tarafında hayata geçmiş durumda.

*** Bu zaten olmuş. Şimdi Türkiye neyi önlemeye çalışıyor?

Bölgede Kürtlerin daha fazla ilerlemesini önlemeye çalışıyor. Kurulacak yeni Suriye’de özyönetim modeli olmamasına çalışıyor; kendi patronajında Kürtlerin de ezildiği bir model öneriyor Suriye’ye. Nasıl Türkiye’de tek millet, tek dil, tek bayrak anlayışı var, aynısını Suriye’ye de taşımak istiyor.

‘Baharda gerillanın devreye girmesiyle daha kanlı çatışmalar olma ihtimali var’

*** Bu işin sonu nereye gider? Çatışma daha çok sürer mi?

Bahara kadar bu iş bitmezse, baharda gerillanın devreye girmesiyle daha kanlı çatışmalar olma ihtimali var. İnanıyorum, bu iş masada bitecek ama bu masa ne kadar erken kurulsaydı o kadar Türkler ve Kürtler etrafında olurdu. Masanın kurulması geciktikçe, araya kan girdikçe Türkler ve Kürtler kendiliğinden masaya oturmayacaklar, başkaları, uluslararası güçler onları masaya oturtacak.

*** Bahsettiğiniz, AKP ile “eski devlet” arasında kabul gören “üniter başkanlık” formülü tutar mı? Tayyip Erdoğan başkan olabilir mi?

Genelkurmay, AKP, MHP ve CHP arasında savaş stratejisi konusunda belli bir anlaşma sağlandı. Anlaşma sağlanamayan nokta herhalde Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığıdır. Onun için de bölgede yaşananlar karşısında çok sessiz duruyorlar. CHP Genel Merkezi bazı örgütlerinin zorlamasıyla bölgeye heyetler gönderiyor. Ülkenin bir yerinden her gün ölüm haberleri geliyor, asker, polis, gençler ölüyor ve CHP sanki bunlar yokmuş gibi bir Atatürk resmini kim kaldırdı meselesiyle uğraşıyor. Böyle bir şey olabilir mi? CHP diyor ki Kürt sorunu mecliste çözülmeli. Evet, ama nasıl? Kürt sorunu nasıl çözülecek sorusuna henüz CHP yanıt vermedi. Anadilde eğitim konusunda ne öneriyor? Yerinden yönetim konusunda ne önerisi var? Kemal Kılıçdaroğlu’nun son kurultay konuşmasında bunların hiç biri yoktu, sonradan, ayıp olmasın diye birkaç şey eklendi. Halbuki Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur. 30 senedir bu sorun var.

*** Kürtlerin eskiden Türkiye’den bir ayrılma talebi vardı. Şimdi yok. Özyönetim talebi var ve bu da zaten Türkiye’de diğer herkesin isteyebileceği faydalı bir şey. Bu Türkiye tarafından olumlu karşılanması gereken bir durum değil mi?

1993 yılında Öcalan’la röportaj yapmak üzere Bekaa Vadisi’ne gittiğimde Öcalan ayrı devlet kurmaktan vazgeçmişti. O zaman Cumhuriyet gazetesi yazı işleri müdürüydüm, hatta sorularımdan biri şu olmuştu, “ayrı devlet kurmayacaksan bu gerillanın işi ne?” Şimdi ayrı devlet meselesi özyönetime çevrildi. Kürtler ayrı bir devlet kuracağız dediği zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin orada yaptığı zulüm mazur gösterilebiliyor, daha meşru kabul edilebiliyordu. Ama Kürt siyasi hareketi şimdi “Biz buradan ayrılmayacağız, burada kalacağız, tek, ortan vatan olacak ama biz kendimizi yönetmek istiyoruz” diyor. Devlet aklının şaştığı nokta burası oldu. Bu önerme, kendi kendini yönetim, sadece Cizre’nin, Nusaybin’in değil bütün Türkiye’nin, İzmir’in de, Trakya’nın da sorunu. Deresi üzerine HES yapılacak Rize neden deresiyle ilgili ne yapacağına kendi karar vermiyor da bunun kararı birilerine peşkeş çekilerek Ankara’dan veriliyor? Neden gelirler Rize’de kalmıyor da birilerinin cebine gidiyor? Ancak yine de önermeye Kürtlerin ayrılma planının parçası olarak bakılıyor. Kürtler zaten hep olağan şüpheli oldular. Neden? Çünkü bu devlet yapısı 20 milyon kişiye yoksun diyor. Cumhuriyetin kuruluşunda en çılgın proje Kürtlere yoksun demekti. Bu sefer baktık ki Kürtler varmış ama ya terörist ya da olağan şüpheli.

‘Şiddet uygulanmasını engellemek için anayasa değişikliğine ihtiyaç yok’

*** Başbakan Mardin’de bir plan açıkladı: “10 ayaklı terörle mücadele planı.” Nasıl değerlendirdiniz bu planı.

Bugüne kadar her hükümet bu konuda bir plan açıkladı ama en komiği ve en çapsızı bu. Demokratikleşmeyi anayasa değişikliğine bağlıyor. İnsanların bu ülkede anadilde eğitim görmesi için anayasa değişikliğine ihtiyaç yok. Şiddet uygulanmasını engellemek için anayasa değişikliğine ihtiyaç yok. Yeni anayasa için ön şart olarak başkanlık sistemini getiriyor. Yeni anayasa AKP için başkanlık sisteminden başka bir şey ifade etmiyor. Bu çatışma ortamında yeni anayasa filan çıkmaz, çıksa çıksa hır çıkar. Mecliste yeni anayasa için 330’u bulamazsa seçime gidebilir.  Çatışma ortamı zaten AKP’nin işine geliyor. 1 Kasım seçimine de öyle gittik. Sandık başları askerler, polisler tarafından tutulmuştu.

*** Geçen hafta İçişleri Bakanı Efkan Ala operasyonların birkaç güne kadar biteceğini söylemişti ama operasyonlar sürdü. Bir yandan da Cizre’deki bodrum katında mahsur kalan kişilerle ilgili olarak TRT “60’a yakın terörist etkisiz hale getirildi” haberini yaptıktan sonra, Anadolu ajansı rakamı 8 olarak verdi, Genelkurmay 10. Devletin farklı kurumlarından farklı bilgiler gelmesini neye bağlıyorsunuz?

Gözlemimiz o ki bölgeye gönderilen polis ve özel harekatçıları kendi başlarına buyruk. Belli ki saraydan yönetilen bir yapı oluşturulmuş. Sağlık Bakanlığı ile görüşülüyor, başbakan talimat veriyor ve gidilsin yaralılar, cenaze alınsın deniyor ama giden sağlık ekibinin önü ekibinin önünü özel harekat kesiyor, “Başbakanın talimatıyla geldik” deyince “Sen git başbakanın gelsin” diyorlar. Başbakan Mardin’e geldiğinde Cizre’de sokağa çıkma yasağı kalkacaktı ama hala sürüyor. Herhalde başbakanın gücü yetmedi. Devletin görünen yüzüyle arazideki devlet güçleri farklı. Zaten TRT’de haberin 60 kişi çıkması, ertesi gün Anadolu Ajansı’nın 8 kişi, valiliğin 10 kişi diye açıklama yapıp genelkurmayın da buna ayak uydurması aslında devlet içindeki bir çekişmenin sonucu, hata filan değil. Devletin farklı kanatları farklı tutum aldılar, o yüzden değişik haberler gördük.

‘Esedullah, JİTEM ve Hizbullah’ın karışımıyla ortaya çıkmış bir örgüt’

*** Bölgede çekilen fotoğraflarda duvarlarda devlet güçlerinin bıraktığı Esedullah Timi gibi yazılar ayrıca 3 hilal resimleri gibi grafitiler vardı. Bunlar, orada görev yapan devlet güçleri hakkında bize ne anlatıyor?

90’lı yıllarda bölgede iki karanlık güç vardı; biri JİTEM diğeri de Hizbullah’tı. Bunlar devletle bağlantılı ama direk devletin birimleri olmayan karanlık uzantılardı. AKP iktidarı bölgede Kürtlerle savaş için bu iki uzantıyı resmileştirdi ve üzerlerine de üniforma giydirdi. Esedullah, JİTEM ve Hizbullah’ın karışımıyla ortaya çıkmış bir örgüt. Bölgedeki bazı tanıklıklardan şunu öğreniyoruz. Türkçe, Kürtçe ve Arapça bilenler bu güçlerin başka bir dil konuştuğunu söylüyorlar, bazı iddialara göre Çeçence konuşuyorlar. 90’lı yıllarda özel harekatçıların tabanca kabzalarında ya da yüzüklerinde bozkurt resmi olurdu. Gazeteciler bunu fotoğraflayabilmek için riski göze alırlardı. Şimdi duvarlara kendileri yazıyorlar. Bir de 90’lı yıllarda görev alan özel harekatçıların geri döndüğüne yönelik iddialar var.

*** Bölgede 90’lı yıllardaki deneyimlerinizden yola çıkarak Korku Tapınağı isimli kitabı yazmıştınız. Bugünkü durum üzerine kitap yazsanız ismi ne olurdu?

Bir kitap yazdım, daha çıkmadı: “Hendekleri, Barikatları Anlama Rehberi.” Bu süreç hala devam ediyor ve şu anda “korku tüneli” demek daha doğru çünkü bir korku tünelinden geçiyoruz ve nereye çıkacağı belli olmayan bir tüneldeyiz; karanlık ve hiç ışık görülmüyor.

‘Hem güvenlik hem de askeri açıdan büyük başarısızlık söz konusu’

*** İnsan hakları kuruluşlarının yaptığı çalışmaya göre çatışmalarda 250 kadar sivil kaybı var. Çatışmalar sürüyor ve sokağa çıkma yasakları 2 ayı geçti devam ediyor. Yaklaşık 200 kişinin hendeklerin kurulduğu yerlerde direnişte olduğu söyleniyor. Devlet güçleri, Türkiye’nin güçlü ordusu, 2 aydır 200 kişiyle mücadele edemedi mi? Bu durum, bu operasyonların başarısı hakkında bize ne anlatıyor?

Hem güvenlik hem de askeri açıdan büyük başarısızlık söz konusu. Sivil halkın olması fazla fütursuz davranmalarını engelliyor, görmek lazım. Çatışmaların olduğu hiçbir yerde hiçbir valilik sivil ölümleriyle ilgili açıklama yapmadı. Kürt sivillere düşman muamelesi yapılıyor. 1937’de Dersim’de sivil halkın, çocuk ve kadınların katledildiğini yıllar sonra öğrendik; o zamanki gazetelere göre ayaklanan bir grup asi vardı ve “imha ediliyor” du. Sanki AKP hükümetinin kamu düzeninden anladığı sadece hendek meselesi. Bölgede eğitim bitmiş, sağlık hizmetleri bitmiş, insan hakları yerlerde sürünüyor. Diyarbakır’da araba kazası yapsanız polis karakoldan çıkıp gelemiyor. Bu mu kamu düzeni? Şu anda kuşatma altındaki mahalleler, mesela, Cizre’de Nuh Mahallesi ve Cudi Mahallesi, 80’li yıllarda ortada yoktu. Bu mahallelerde yakılan dağ köylerinden aşağı indirilen köylülerin, Yeşilyurt’ta dışkı yedirilenlerin, faile meçhule kurban gidenlerin çocukları, torunları oturuyor. Onlar dünün taş atan çocukları. Ama öyle bir ceza maddesi getirdiler ki, taş atmakla silah atmanın cezası aynı oldu. İnsanlar da o zaman neden taş atayım diye ellerine silah aldılar. Bu devletin hazırladığı bir kompozisyondur. Sadece AKP’nin de değil, geçmiş devletlerin de bunda sorumluluğu var. AKP çözüm adı altında barışı elinde rehin tutmak istedi ve tutamadığını görünce savaşı tercih etti. Ana tablo bu.

‘Güneydoğudaki gazeteciler gözaltına alınmayı, tutuklanmayı, dayak yemeyi, kafasına silah dayanmasını, hatta kurşunlanmayı söze alarak haber yapıyorlar’

*** Batıdan bölgeye Haber Nöbeti’ne giden ilk gazeteci grubundaydınız. Giden bazı gazetecilerden kimi gazeteciliğe saygı duyduklarından, kimi gerçeğe yaklaşmak ihtiyacından, kimi de gazetecilik dayanışması için bu işe kalkıştıklarını yazdı. Sizin amacınız neydi?


Birkaç nedeni vardı. Birincisi, oradaki meslektaşlarımızın kendilerini yalnız hissetmemeleri; oradaki Kürtlerin Türkiye’nin batısından iyice koptuklarını düşünmemeleri çünkü biz çözüm bulacaksak ortak çözüm bulmamız gerek diye inanıyorum. Bir de orada yaşanan gerçeği aktaran kanalların çoğalmasını sağlamak. Şu değil, oradaki gazeteciler baskı görüyor, haber yapamıyorlar, ulaşamadıkları haberlere ulaşalım değil çünkü oradaki arkadaşlar gözaltına alınmayı, tutuklanmayı, dayak yemeyi, kafasına silah dayanmasını, hatta kurşunlanmayı söze alarak haber yapıyorlar. Yapmadıkları hiçbir haber yok aslında. Sorun o haberlerin belli kanallar içinde sıkışıp kalması ve o gerçeklerin buradakilere ulaşmaması, adeta 1937’nin tablosu gibi. Temel amaçlardan biri bu kanalları açmaktı. Hatta orda genç gazeteci arkadaşlardan biri tanıdığım biridir, o 9 yaşındayken Lice’de köyü boşaltılmıştı. Şimdi Diyarbakır’da gazetecilik yapıyor. “Bizim size ihtiyacımız yok,” dedi. Dedim ki, “Bizim size ihtiyacımız var.” Çözüm ancak ortak bulunabilir. Bu ilk adım çok önemliydi. Türkiye’nin batısında yaşayanların da orada yaşananlara tamamen duyarsız olmadıklarını göstermek açısından da önemliydi. Türkiye’de yerlerde sürünen gazeteciliğin itibarını birazcık iade etmek açsından da önemli. Yeterli mi? Değil. Ancak üç insanın kafasında daha soru işareti oluşturabilirsek bu da önemlidir diye düşünüyorum. Bu nöbeti tutmak için başvuran çok sayıda gazeteci var. Herkes kendi olanaklarıyla katılıyor. Farklı siyasi görüşlerin temsilcileri oraya gitsin istiyoruz. 

Söyleşinin İngilizcesi burada.

25 Mart 2015 Çarşamba

Kadına şiddet devlet iradesi olmadan önlenemez

Araştırmalar Türkiye’de kadınların eşi ya da birlikte olduğu erkekten maruz kaldıkları fiziksel ve/veya cinsel şiddet oranını yüzde 38, yani her 10 kadından 4’ü olarak gösteriyor. Ancak zamanla değişen bir şey var, o da şiddetin seviyesinin arttığı, kadınların gördükleri şiddetten ötürü ciddi tedavi görmeleri gerektiği – tabii hayatta kalırlarsa. Kadın cinayeti verileri ürkütücü; kadınlar kendi hayatı ile ilgili kararları kendileri almak istediği için öldürülüyor.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu her gün öldürülen kadınların çetelesini tutuyor ve değerlendirmeler yapıyor:

“2015’in ilk ayında kadınlar yüzdelik 70 oranında kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü. 20 kadın kardeşimizin öldürüldüğü ocak ayında, kadınların yüzde 55’i kocası, eski kocası, erkek arkadaşı, nişanlısı gibi birlikte olduğu kişiler tarafından öldürülürken, ayrılmak istediği için öldürülen kadınların oranı yüzde 15.

Kadına karşı şiddeti ve cinayetleri önlemek için gereken pek çok yasal düzenleme yapıldı ancak uygulama çok yetersiz. Bunun için de devlet iradesi gerekli çünkü yasaların uygulanması için bütün kurumların işbirliği içinde kadını korumak için çalışması gerekiyor.

Bu haftaki söyleşi konuğum, Dr. İlknur Yüksel-Kaptanoğlu, tam da bunu söylüyor. Kendisi söylediklerini destekleyen kapsamlı araştırmalara da imza atan isimlerden biri. 2014 yılında Hacettepe Üniversitesi, Nüfus Etütleri Enstitüsü’nde "Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması" proje koordinatörü; ayrıca 2008’de benzeri yapılan araştırmanın da saha koordinatörüydü.

Kadın hakları örgütlerinin temsilcileri  yeni araştırmanın bir türlü basına açıklanmamasını eleştirdiler, artan şiddet rakamları saklanıyor dediler. Bunların hepsini ve daha fazlasını Dr. İlknur Yüksel-Kaptanoğlu'na sordum.




*** Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2008 yılındaki şiddet araştırmasından sonra 2014 yılına kadar yeni bir araştırma yapılmamasının sebepleri nelerdir?

Sosyal konularda değişim çok kısa zaman aralıklarında gerçekleşmez. Bu nedenle, toplumsal değişimleri görebilmek için daha uzun zaman aralıklarına ihtiyaç vardır. Kadına yönelik şiddet konusunda yürüttüğümüz her iki araştırmanın da amacının temelde, kadına yönelik şiddet yaygınlığını ortaya koymak olduğu düşünülürse altı yıl gibi zaman aralığında şiddet yaygınlı açısından önemli bir değişim olmaması da bu durumu doğrular niteliktedir. İki araştırma arasındaki yaklaşık altı yıllık aranın bile çok uzun olmadığını belirtmek isterim. Biz araştırma sonuçlarından yola çıkarak, bu araştırmaların on yıl sonra tekrarlanmasını ama arada farklı amaçları olan, daha çok anlamayı hedefleyen nitel araştırmaların yapılmasını önerdik.

*** Bakanlığın -- ya da üniversitenin -- kadına yönelik şiddet konusunda tuttuğu bir çetele var mıydı? En basitinden günde, ayda, 6 ayda, yılda kaç kadın hangi sebeplerle öldürüldü gibi…

Bakanlığın böyle bir çalışması olup olmadığını bilmiyorum. Ama bizim Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü olarak böyle bir çalışmamız yok. Öldürülen kadınlarla ilgili kayıtların zaten Adalet Bakanlığı istatistikleri tarafından tutulması gerekiyor.

Raporun tanıtımına basın çağırılmadı

*** Mart ayı başlarında Aile Bakanlığı basın ofisini aradım ve araştırmanızın bir kopyasını talep ettim ancak çalışmanın henüz tamamlanmadığını ve ellerinde olmadığını söylediler. Çalışmanızı bakanlığa gönderdiniz mi? Bakanlık çalışmayı kamuoyuna açıklayacak mı, ya da üniversite?

Bakanlığa Eylül ayında sunduk ama şekilsel bazı düzeltme talepleri oldu. Çalışma Pazartesi baskıya giriyor. Bakanlık 30 Aralık’ta Ankara’da toplantı yaptı ve basını çağırmadı. Biz özet raporu sunduk. Çalışmanın basımı yapıldıktan sonra sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri, milletvekilleri, bakanlık il müdürlükleri ve kütüphaneler gibi bir dağıtım listemiz var, onlara göndereceğiz. Basından da talep olursa çalışmayı verebiliyoruz.

*** Kaç kadının erkekler tarafından öldürüldüğüne dair Aile Bakanlığı ya da siz düzenli olarak kayıt tutuyor musunuz?

Bakanlıkta böyle bir kayıt tutuluyor mu bilmiyorum ancak bizim üniversitede böyle bir çalışmamız yok; biz sosyal araştırmalar yapıyoruz. Bu tür kayıtları tutmak Adalet Bakanlığı’nın işi.

*** Kadın hakları örgütleri devlet kurumlarının bu tür kayıtları sağlamadığından şikayetçi. Siz bu rakamlara ulaşmakta zorluk çekiyor musunuz?

Bakanlığın rakamları sayıyı daha az gösteriyor; zaten Türkiye’de kayıt sistemi sorunlu. Rakamları kadın örgütlerinin kayıtlarından takip ediyorum.

10 kadından sadece biri kurumsal destek arıyor

*** 2014 araştırmasında kurumları acil harekete geçirmesi gereken sonuçlar var mı?
Araştırmanın önemli sonuçlarından biri, şiddete maruz kalmış olan 10 kadından sadece 1’inin şiddetle mücadele için kurumsal destek araması; bu demektir ki bu alanda çalışan tüm kurumların hizmetlerini yeniden değerlendirmeye ihtiyaçları var. Şiddete maruz kalındığında başvurulacak kurumlar olan polis, hastane, savcılık, belediye, ŞÖNİM ya da sivil toplum kuruluşlarına başvuruların artmasını sağlamak amacıyla, kurumların şiddetle mücadele konusundaki çalışmalarının tanıtımı ve burada hizmet veren personelin niteliklerinin iyileştirilmesine yönelik tüm kurumların harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, kurumlar arasında iş birliğinin sağlanması da çok önemli bir konu.

*** Bu sonuç kadınların “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” 2012’de yürürlüğe giren kanundan faydalanamadığı anlamına mı geliyor?

Şiddete maruz kalan kadınlar arasında kurumlara başvuranların sayısı çok az olduğu için, bu kadınlar arasında 6284 sayılı kanundan yararlananların da sayısı oldukça düşük. Kadınların büyük oranda 6284 sayılı Kanun’dan haberdar olduğunu biliyoruz, ancak başvurunun az olması kanundan yararlanmanın haberdar olmaktan çok az olmasını getiriyor.  

AB üyesi ülkelerde şiddet yüzde 22

*** Türkiye’de elde edilen sonuçları uluslararası araştırmalarla karşılaştırma olanağınız var mı? Böyle bir çalışma yoksa birikiminiz neyi gösteriyor; Türkiye dünya ülkeleri arasında kadına şiddet konusunda hangi ülkelerle yan yana yer alıyor?

Farklı ülkelerde yapılan araştırmalar arasında karşılaştırma yapabilmek için,  ülkeler arasındaki kültürel farklılıklarını dikkate alan, kadının toplumdaki yerine ilişkin bilgiyi de içeren tarzda çalışmalar yapılması tabi ki en doğru olan. Örneklem açısından farklılıklar olmasına rağmen, kabaca bir karşılaştırma yapacak olursak Dünya Sağlık Örgütü’nün10 ülkenin 15 bölgesinde yürüttüğü araştırmalar ile karşılaştırabiliriz. Türkiye’de 2008 ve 2014 yıllarında yürüttüğümüz iki araştırmada da DSÖ’nün soru kağıdını Türkiye için adapte ederek kullandık. DSÖ’nün araştırmaları 2005 yıllarında yapılmış olan, ancak ülke temsili yerine belirli kentler ile belirli illere ilişkin şiddet yaygınlığını ortaya koyan çalışmalar. Bu araştırmalarda fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı yüzde 15 (Japonya kent) ile yüzde 71 (Etopya il düzeyinde) arasında değişiyor. Türkiye genelindeki fiziksel ve/veya cinsel şiddet yüzdesi Peru (kent düzeyinde yüzde 69)ve Bangladeş (kent düzeyinde yüzde 62) tahminlerinden düşük iken, Japonya (kent düzeyinde yüzde 15), Sırbistan Karadağ’dan (kent düzeyinde yüzde 24) daha yüksek.

Son dönemde yapılan bir başka çalışma, yöntem açısından farklılaşmakla birlikte, 2013 yılında Avrupa Birliği’ne bağlı 28 ülkede gerçekleştirilen şiddet araştırması. AB üyesi ülkelerin fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı ortalama yüzde 22; ülkeler arasındaki şiddet yaygınlığı da yüzde 13 ile 32 arasında değişiyor. Türkiye’nin fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı bu rakamların üzerinde – yüzde 38.

Şiddet gören kadınların yarısı ciddi tedavi gerektirecek kadar yaralanmış

*** 2008 yılında gerçekleştirilen Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’nın sonuçlarına göre incelendiğinde her on kadından dördünün fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kaldığı ortaya çıkmıştı. Bu rakam yeni araştırmada nedir?

2014 araştırmasında da sonuç benzer düzeyde, eşi ya da birlikte olduğu erkekten kadınların maruz kaldıkları fiziksel ve/veya cinsel şiddet yüzde 38 yani her 10 kadından 4’ü.

*** 2008 araştırması ile 2014 araştırması arasında yakaladığınız bariz farklar neler? Bunları nasıl yorumluyorsunuz?

Ülke genelindeki fiziksel ve/veya cinsel şiddet yaygınlığı aynı olmakla birlikte, her iki araştırma sonucu da evlenmiş her 10 kadından 4’ünün fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalmış olduğunu gösteriyor. Ancak, son araştırmada maruz kaldıkları şiddet sonucunda yaralanan kadınların yaklaşık yarısının (yüzde 47) tedavi gerektirecek kadar yaralanması, şiddet mağdurlarının daha ağır şiddet biçimleriyle karşılaştıklarını ortaya koyuyor.

Diğer bir farklılık ise, kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde maruz kaldıkları şiddet yaygınlığının bölgeler arasında değişmesi. 2008 araştırmasında şiddet yaygınlığının daha yüksek olduğu bölgelerde bir azalma söz konusu. Özellikle Doğu ve Karadeniz bölgelerindeki şiddet düzeylerinin azaldığı, Batı Anadolu bölgesinin ise ilk araştırmadaki düzeyi koruyarak, en yüksek fiziksel ve/veya cinsel şiddet düzeyine sahip olduğunu gördük. Araştırma sonuçları bu farklılaşmanın nedenlerini ortaya koymuyor, sadece var olan durumun bir fotoğrafını çekiyor. Bu nedenlerin anlaşılması için nedenleri anlamaya yönelik nitel araştırmaların yapılması ve derinlemesine incelenmesi gerekiyor. Şiddetin azaldığı görülen bölgelerdeki kadınların durumlarının incelenmesi, göçün dikkate alınması ya da şiddet yaygınlığının azaldığı bölgelerde kadın örgütleriyle görüşülmesi ve bu bölgelerde kadınlara yönelik çalışmaların değerlendirmesinin gerekli olduğunu söyleyebilirim.

Şiddete en çok maruz kalan grup erken evlenen kadınlar

*** Araştırma şiddete en çok maruz kalan kadınlardan bir grubun erken evlenen kadınlar, diğerinin de boşanmış ya da ayrı yaşayan kadınlar olduğunu tespit ediyor, şiddeti de en çok eski eş uyguluyor. İlk olarak, Türkiye’de neden hala erken evlilikle mücadele edilemiyor? İkincisi, boşanmak isteyen kadının neden hala eski eş tarafından tacize ve şiddete uğradığına dair görüşleriniz neler?

Erken evlilik konusunda, yasal evlenme yaşının 17 olmasına ve resmi nikah kıyılmadan önce dini nikahın kıyılmasının yasal olmamasına rağmen, erken evlilikler halen dini nikahın önce yapılması nedeniyle devam ediyor. Bu açıdan yasal düzenlemelerden çok, toplum tarafından erken evliliklerin meşru görünmesi önemli. Erken evliliklerde büyük oranda aileler karar verici oluyor. 18 yaşından önce kız çocuklarını evlendiren aileler hem ekonomik sorunlar nedeniyle, hem kız çocuklarını zaten başka bir aileye gideceği düşüncesiyle yetiştirdikleri için, hem de kızlarının “namusuna” herhangi bir şey zarar gelmeden evlendirmek istedikleri için bu evlilikleri tercih ediyor. Önemli olan ailelerin bu konudaki görüşünü değiştirmek, bu evliliklerde dini nikahı kıyan imamların nikah kıymasını engellemek, ailenin yakın çevresinin ve evliliğin gerçekleştiği yerleşim yerindeki tüm kamu görevlilerinin bu konuda duyarlılığını artırmak ve toplum genelinde bu evliliklere göz yummamak bence. Asıl mücadele edilmesi gereken, erken evliliklerin kız çocuklarının hayatına getirdiği dezavantajların, daha fazla şiddete maruz kalma riskine sahip olduklarının ve ne tür sonuçlar doğurduğunun anlatılması diye düşünüyorum.

Boşanmış ya da ayrı yaşayan kadınların, daha çok eski eşleri, nişanlıları ya da sevgilileri tarafından tehdit edildiğini ve ısrarlı takibe maruz kaldıklarını görüyoruz. Araştırma sonuçları arasında, boşanmanın nedeni olmadığı için bu kadınların şiddete maruz kaldıkları için mi ayrıldıklarına cevap veremeyiz. Ancak, bu konuda benim görüşüm, evliliğin sona ermesi ya da sona erme ihtimaliyle birlikte, erkeklerin otoritelerini kaybetme korkusuyla karşı kaşıya kalmış olmaları, hatta bu şiddetin büyük oranda ölümle sonuçlandığına da medyadan tanık oluyoruz. Kadınların daha çok haklarının bilincinde olması ve eskiye oranla kendi hayatlarına sahip çıkma isteklerinin erkeklerde çok büyük bir tedirginlik yarattığını düşünüyorum.

Bazı erkekler kadın itaat etmeyince şiddet uyguluyor

*** Hükümetin “annelik” olgusunu son derece yüceltici söylemler kullanmasına rağmen hem 2008 hem de 2014 araştırmasından çıkan sonuçlara göre gebe kadınlar da şiddete maruz kalıyor ve bu oranda pek bir değişiklik yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Gebelik döneminde şiddetin her iki araştırmada da benzer düzeyde olması ve devam etmesi, fiziksel şiddet uygulayan erkekler açısından gebeliğin önemli olmadığına dikkat çekiyor bence. Son dönemde daha çok gündeme getirilen annelik söyleminin ise, kadınları şiddetten korumaya yetmediğini gösteriyor. Annelik söyleminin yanı sıra ailenin güçlendirilmesinin daha fazla dile getirilmesi, kadınları ayrı bireyler olarak ele almadığı için kadına yönelik şiddetin özellikle aile içinde üzerinin örtülmesine neden oluyor diye düşünüyorum. Ataerkil ideolojiyi içselleştirmiş toplumumuzda, şiddet uygulayan erkekler açısından, şiddet uygulanması çok önemli bir sorun gibi görünmüyor, erkeklerin büyük oranda kendilerine itaat edilmemesi durumunda karşısındaki kadının durumuna bakmadan şiddet uygulayabiliyor.

Kız çocukların erkeklerle aynı haklara sahip olduğu işlenmeli

*** Kadına karşı şiddeti önlemek için hükümetin atması gereken acil ilk 3 adım ne olmalıdır?
Kadına yönelik şiddeti önlemek için öncelikle kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme biçimlerinden işe başlamak gerekiyor. Kız çocuklarının da erkek çocuklar ile aynı haklara sahip olduğunu dile getiren, kız çocuklarının eğitim haklarının önemine vurgu yapan bir eğitim sisteminin inşa edilmesi öncelikli konuların başında. Bunun sağlanması için özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğine vurgu yapılması, toplumsal cinsiyet eşitliği derslerinin anaokullarından itibaren tüm eğitim kademelerinde müfredata dahil edilmesi gerekli. Tabi ki bu dersleri anlatacak nitelikli öğretmenlere de ihtiyaç var. O nedenle, birçok meslek grubu için de bu eğitim programlarının formal eğitim dışında da gündeme alınması gerekli.

Kadına yönelik şiddet maruz kalma riskinin daha fazla olduğu kadın gruplarından biri olan 18 yaşından önce evlenen kadınları şiddetten uzak tutmak adına erken evlilikler ile mücadele edilmesi gerekiyor.

Şiddete maruz kalan kadınlara ise, kurumsal başvuru mekanizmalarını kullanmalarını teşvik edecek düzeyde destek olmak, kurumların tanıtımını yapmak, kurumsal hizmetleri iyileştirmek, kadınların güçlenmelerine katkıda bulunmak önemli. 6284 sayılı Kanun, kadınlara önemli oranda koruyucu tedbir kararları içeriyor, ancak Kanun’un uygulamadan kaynaklı sorunlarının ortadan kaldırılmasına yönelik acil çalışmalar yapılması gerekli. Öncelikli olarak sorunların tespit edilmesi ve alınan tedbir kararlarının hayata geçirilmesini sağlamak önemli. Bu alanda çalışan tüm kurumların işbirliği içinde çalışmaları da ayrıca hayati önem taşıyor diyebilirim.

Kadın-erkek eşitliği üst düzeyde vurgulanmalı

*** Devletin şiddeti önlemede atacağı en önemli adımları arasında toplumsal cinsiyet eşitliğine vurgu yapılması diyorsunuz. Ancak devletin en üst kademelerinde istikrarlı olarak tam tersi söylem mevcut -- sağlık bakanı anneliğin en önemli kariyer olduğu, başbakan kadın erkek eşitliğine inanmadığını tekrar ederken aile bakanı İstanbul Sözleşmesi'nden çıkış yollarını arıyor. Bu durumda kadına şiddetin artmasından mı endişe duyuyor musunuz?

Kadın-erkek eşitliğinin toplumda üst düzeyde vurgulanması gerek. Bu çok önemli çünkü olmadığı zaman şiddet artabiliyor, zaten Türkiye toplumunda erkek kadına şiddet uygulayabilir diye yarı normal karşılanıyor, bir de üst düzeyden kadın-erkek eşitsizliği vurgulanmaya devam ederse durum daha da kötüleşebilir. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması için gerekli olan yasal alt yapıya sahibiz.  Ayrıca, CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) ve İstanbul Sözleşmesi gibi bu alandaki önemli uluslararası sözleşmelere imza atmış bulunuyoruz. Bunlar oldukça önemli kazanımlar ve kadına yönelik şiddetle mücadelenin olmazsa olmazları. Şiddetle mücadele için siyasi bir irade gerekli. Aksi takdirde kadına yönelik şiddet sorunu ülkenin önemli sorunları arasında ilk sıralarda yer almaya devam edecek görüşündeyim.

2 Mart 2015 Pazartesi

Yeni güvenlik mi yoksa güvensizlik yasası mı? Evlenmeden önce bakire miydin sorusu bile gelebilir...

Burada kadınlara pozitif ayrımcılık olacağından daha önce söz etmiş miydim? Etmedim galiba ama şimdi ediyorum. Aslında nerede bir gündem konusu var, önce o konuda konuşacak kadın bulmaya çalışırım. Bu defa da öyle oldu. Ne zamandır gündemde kalan ve kalmaya devam edecek olan iç güvenlik paketiyle ilgili olarak, tasarıyı detaylı olarak inceleyip eleştiren Kadın Koalisyonu kurucu üyelerinden İlknur Üstün’le konuştum. İngilizce gazetede başlığım da şu oldu:


"İç Güvenlik Paketi" olarak bilinen 132 maddelik Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısı oylaması mecliste devam ediyor. Bu tasarı yasalaştığı takdirde ne tür uygulamalar bekleyebiliriz? İlknur Üstün bazen kendisinin de tanık olduğu somut örneklerle anlattı ve dedi ki, bu tasarı yasalaşınca, hiç kimseye hiçbir konuda kokmam bulaşmam diyenler bile etkilenecek ancak en çok toplumun dezavantajlı kesimleri, yani kadınlar, çocuklar ve LGBT bireyler saldırıya açık olacak:

“Tasarının bütününe baktığınız zaman yasalaştığı takdirde, anayasa ve uluslararası sözleşmelerle tanınmış bütün güvenceleri kaldırıyor. Her türlü muhalif sesi, sözü, itirazı ve eleştiriyi, dolayısıyla farklılıkları da ortadan kaldıracak bir düzene geçişi ifade ediyor. Koalisyonun açıklamasında da söylediğimiz gibi tüm totaliter rejimlerin hedefi tek lider, tek parti, tek ideolojiye dayanarak her türlü farklılığı baskı altına almak ve kendi ideolojik cennetini yaratmaktır. Geçmiş fiili uygulamalardan bir tecrübemiz var ve bu nedenle neye mal olacağını görebiliyoruz.

“Yargının yürütmeye devri gibi düzenlemeler içermesi ya da insanların özgürlük alanlarına müdahaleyi yürütmenin atadığı organlara devretmesi, gerçekten insanın kendini güvence altında hissedebileceği zeminden soyutlanması anlamına geliyor…

Yargısız infazlar geri gelebilir…

“Güvenlik yasası herkesin hayatını etkileyecek ancak özellikle de eşitsiz konumdakilerin hayatını yok etmeye yönelik bir tehdit oluşturuyor yani kadınlar, çocuklar ve LGBT bireyler bunda başı çekiyor.
“Demir bilyeden sapana ve uçucu yanıcı maddelere kadar, bu aletlerin silah konumunda değerlendirilmesi ile polise öldürme yetkisi veriliyor, bu da yargısız infazlara yol açabilecek demektir. Önleyici gözaltı ile suç daha ortaya çıkmadan polise müdahale yetkisi tanındığı için yazılı izin olmadan üstünüz, aracınız, eviniz aranabilir, alıkonulabilirsiniz ve buna istinaden soruşturmaya tabi tutulabilirsiniz. “Kimse kendini daha güvende hissetme durumunda değil... 

"Birkaç örnek vereyim; polise tanınan önleyici gözaltı yetkisini ele alalım. Tam olarak eklenen şey ‘fuhuş ve yasa dışı toplantı gösteri yürüyüşü.’ Daha çok yakın zamanda, o zamanki başbakanın da söylemiyle ‘kızlı erkekli oturuyorlar” diye, pek çok öğrenci evi basıldı, ihbar edildi… Bu gençler hedef gösterildi. Bu sadece gençleri değil yalnız yaşayan kadınları ve resmi nikah dışında beraberliği olan kadınları da etkiledi. Çünkü her şey kanaate kalıyor. Eğer fuhuş olarak değerlendirilirse gözaltına alınma tehdidi var. Ve sizi ihbar eden kişi size gıcık olan bir komşunuz da olabilir, arkadaşlık teklifini kabul etmediğiniz bir adam da. 



Genel ahlaka uygun davranışı kim belirleyecek?

“Bir de vatandaşlığa geçişi düzenleyen madde var. Şöyle bir ekleme yapılmış; ‘kamu düzeni’ ibaresi ‘kamu düzeni ve genel ahlak’ olarak değiştiriliyor. Muğlak olan ‘genel ahlak’ ifadesi feministlerin yıllarca üzerinde durduğu ve kadın bedeninin denetlenmesini düzenleyen bir ifadedir.

“Gerekçesi de Türk vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılardan evlilik öncesi genel ahlaka uygun olmayan davranışlarda bulunmuş olanların vatandaşlığımızı kullanmalarının önlenmesi olarak açıklanıyor. Peki, bu bir erkeği hedefler mi? Hiçbir zaman hedeflemez, ancak kadını denetler… Bir davranışın genel ahlaka uygun olup olmadığına kim karar verecek? Hayatımıza bir ahlak polisi getiriliyor ve o polisin zihniyetine, ideolojisine, yaşam biçimine göre sizi değerlendirmesine ve hakkınızda hüküm vermesine yol açabilir. …Hatta evlenmeden önce bakire miydin sorusunun bile gelmeyeceğinin garantisi yok…

Kadınlar göz yaşartıcı sprey taşıyor

“Birçok kadın kendini korumak için çantasında göz yaşartıcı sprey taşıyor. Düşünün ki, bir yerdesiniz, basın açıklaması yapılıyor. Orada basın açıklamasını yapan kişi olabilirsiniz; bir kadın cenazesindeki protestoya katılıyor veya oradan geçiyor olabilirsiniz. Çantanızda spreyle yakalanırsanız hapis cezası alabilirsiniz! Diyorlar ki neden eyleme spreyle gidiyor? Kimse eylem yerlerine ışınlanmıyor. Evden çıkıyorsunuz, apartman boşluğunda, kapının önünde, dolmuşta vs. kim tarafından neye uğrayacağınız beli olmayabilir. Güvenceniz yok; devlet korumuyor. Dolayısıyla kadınlar kendi başlarına bırakılınca savunma mekanizması oluşturmak zorunda kalıyor.
Valilere geniş yetki verilirse…

“Van depreminde pek çok kadın örgütü aktifti ve yardım kayıtlarını tuttukları defter izinsiz polis araması ile yasa dışı örgüt suçlaması ile yargıya havale edildi. İlk mahkemede yargı suç oluşturmadığını söyledi ve davayı iptal etti. Pek çok yerde kadınlar ya da kadın örgütlerini hedef alan valiler var. Yerelde kadın olmak kendine özgü sorunlar içerir. Evden çıkmak ve bir örgütün içinde yer almak daha büyük bir mücadele gerektirir. Siyasi iradenin atadığı valilere böyle yetki verildiği zaman adil bir karar beklemek olanaksız gibi.

“İki yıl önce Trabzon’da kadına yönelik şiddetle ilgili konuşma için çağrılmıştım. Bu süreçten 20 gün önce içişleri bakanlığı bir genelge yayınlamıştı ve diyordu ki tehdit olarak algılanan toplantılara polis girip çekim yapabilir. 10 polis kapıda, 3 araba dışarıda olmak üzere baştan sona toplantıyı çektiler. Bu toplantıyı yapanlar da katılanlar da hedef gösterilmiş oldu. Bir daha kadınlar orada toplantı yapıp haklarına sahip çıkacak durumda olabilirler mi? Ve bugün hükümetin cinsiyet politikaları eşitlikten bu kadar uzak noktaya gelmişken bu ne demektir? Bir, önleyici gözaltına alabilir; iki,  ertelenemez hapis cezası ile içeri atabilir; bu kadar cezaevi niye kuruluyor diye merak ediyorduk.
Fatma Şahin’e sorulması gereken…



2012 yılı başlarında Fatma Şahin’le bakanlığında birsöyleşi yapmıştım. Kadına karşı şiddeti önleme yasası yeni geçmişti. Fatma Şahin yaptığımız o söyleşide, bütün kadınların şiddetten korunacağına söz veriyoruz demişti. Bu sözün yerine gelmediği ortada. Kadınların bu konuda neler hissettiğini İlknur Üstün’e sordum, yanıtları şöyle:

“Kadınlar, politik bir mücadele veriyorlar. Hayatları için istedikleri değişimler, dönüşümler için gerekli düzenlemeleri işin sorumlularına yaptıracak bir yol izliyorlar. 2012’de Fatma Şahin’le kurulan ilişki de bu doğrultuda yürüdü. Kendisi şimdiye kadarki bakanlar içinde kadın örgütleri ile çalışmada en istekli ve istikrarlı olanıydı. Gerçekten çok da emek verdi. Ancak iki şeyi unutmamak gerekir; Fatma Şahin aynı zamanda siyasi biri, partisinin söylemine bağlı kalırken de, kadınlara söz verirken de. İkincisi kişisel olarak istese ve inansa bile bu mesele sadece bakanın şahsıyla sınırlı bir mesele değil. Temsil ettiği bir hükümet ve kamu kurumundan söz ediyoruz. 

"Orada kadın meselesinin ele alınış biçiminden, politikalarının bütününden çok bağımsız bir işleyiş beklemek işin esasını kaçırmak olur. Demem o ki feministler, kadın örgütleri erkek egemenliği ile mücadelelerinde devletin, kamunun da erkek olduğunu tecrübelerinden de bilirler. Devletle, hükümetle kurdukları ilişkilerde de her zaman temkinlidirler. Bütün bunlardan özetle elbette onca mücadelenin çabanın sonunda hala tam istendiği gibi olmasa da feministler çok iyi bir yasanın çıkmasını sağladı. Ve bu yasa temizlenmiş paklanmış işlevsel hale gelmiş ama kullanıma kapatılmış oturma odasına döndürüldü. Kadınların mücadelesinin yanı sıra uluslararası hukukun ittirmesiyle de kadınlar lehine yasalar çıkarılabilir ama ne kadar içselleştirilip uygulandığı bakmak lazım.

Kadınlar nasıl hissediyor?

"Çok öfkeliler. Kolay mı, ya cenaze kaldırıyoruz, ya mezarlık ziyaretindeyiz. Fatma Şahin’e nerede olursa olsun sorulabilecek şey; kendisi soruyor mu hala içinde olduğu partisine, hükümete, bakanlığa bin bir emekle çıkarılmış şiddet yasasının neden gereğince uygulanmadığını. Ve tüm bu yapının temsilcisi olarak verdiği sözü onlara hatırlatıyor mu?    
Fatma Şahin'in yerine bakanlığa gelen Ayşenur İslam'la ilişkiler…

“İlişki olsaydı, nasıl olduğunu da söyleyebilirdim. Ama yok! Bağımsız politik kadın örgütleriyle ilişkilenmiyor. Bunun çok tesadüf olmadığı açık. Bakanlığın kurulduğu 1991’den beri hep bir şekilde kadınların birey olması üzerinden kuruldu ilişki. Devlet bunu her zaman içine sindirmese de. 2011’de malumun ilanına dönen bir kırılma noktası ile bakanlığın adı değişti; kadınların değil “ailenin” bakanlığı oldu. Şiddet yasası ve Fatma Şahin’le çalışma, bakanlıkla kadınlar arasındaki bağın noktası gibi. Yeni bakanı göreve geldiğinde uzun süre basında ne gördük ne duyduk. Sonrası hükümetin aile temelli kadın politikalarına tümüyle uyumlu bir hat çizdi. İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Avrupa Konseyi kadına yönelik şiddet sözleşmesinden çekilmekten, en son Özgecan cinayetinde idamın geri getirilmesine dair sözlerine giden yol, kadınlar için umuda değil karanlığa işaret ediyor. Bu yolda kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olmaz. 

"Ayrıca şiddet, koca bir cinsiyet eşitsizliğinin sonuçlarından biri. Eşitlik mücadelesi gerektirir. Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümette koro halinde yükselen kadın erkek eşitliğinin reddi söylemi kadınlar için daha fazla şiddet daha fazla taciz tecavüz demektir. Çalışma yaşamından siyasete sağlık hizmetlerine erişimden, sosyal güvenliğe hayatın dışına attığı kadınları, ailenin içinde ve tüm toplumun bakıcıları - çocuğun, yaşlının, hastanın, engellinin -- olmaları halinde makbul ve var olabilir kılıyor. Ayşenur İslam’ın tutumu tam da buna hizmet ediyor -- hükümet politikalarının devamcısı ve tamamlayıcısı."

25 Şubat 2015 Çarşamba

At üstünde piyano çalması beklenen kadınlar, 'kavvam' ve şiddet

Hülya Gülbahar hem bir hukukçu hem de kadın hakları savunucusu ve eylemcisi. Kendisiyle avukatlık bürosunda ilk söyleşiyi yaptığım günü dün gibi anımsıyorum… 2007 yılıydı. Gülbahar, Kadın Adayları Destekleme Derneği KA-DER’in taze başkanıydı. Meclisteki kadın milletvekillerinin azlığından, bunun nedenlerine, kadın adaylardan beklentilerden KA-DER’in bıyıklı kadınlar kampanyasına kadar pek çok konuyu konuşmuştuk. Aklımda en çok yer eden ve her anımsayışta dudağımda acı bir gülümseme bırakan Gülbahar’ın şu sözleriydi:

“İş siyasette erkeklere geldiği zaman kimse lise diplomaları olup olmadığını, yabancı dil bilip bilmediklerini, çok eşli olup olmadıklarını, hatta kendilerine karşı açılmış soruşturma olup olmadığını, kadına karşı şiddet uygulayıp uygulamadıklarını – bunlar kamuoyu tarafından bilinse dahi -- sormuyor. Ancak bir kadın aday gündeme geldiğinde, önce iyi bir anne, eş ve başarılı bir iş kadını olduğunu ispatlaması gerekiyor. Hangi erkeğin aday olmadan önce ebeveyn ve eş olarak nitelikleri sorgulanıyor? Oysa kadınlar siyasete girdiği zaman master derecesi sahibi olmaları, yabancı bir ülkede doktora yapmış olmaları, birden fazla yabancı dil bilmeleri, ata binmeleri, piyano çalmaları ve hatta at üstünde piyano çalmaları bekleniyor.”

Yıllar içinde Gülbahar’ın görüşlerine pek çok defa başvurdum, ve her seferinde sorularıma inanılmaz bir enerjiyle, gece gündüz fark etmeden zaman yaratarak verdi yanıtlarını. Son olarak geçtiğimiz hafta bir araya geldik. Bu son buluşmaya vesile olan olay, Türkiye’yi, özellikle de kadınları ayağa kaldıran, 20 yaşındaki Özgecan Aslan'ın bir erkek tarafından hunharca katliydi. Her gün en az bir kadının bir erkek tarafından öldürüldüğü Türkiye’de 2009’dan beri resmi olarak kadın cinayeti rakamları kamuoyuna bildirilmiyor. O zamanki Adalet Bakanı Saadettin Ergin, 2009 yılının ilk 6 ayında 953 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü söylemişti. Bundan sonraki dönemde kaç kadının erkek cinayetine kurban gittiğini anlamak için kadın hakları savunucuları iğne ile kuyu kazıyor. Ve söyleşimizde, kadına karşı şiddetin artmasında özellikle ve öncelikle devletin sorumluluğu nedir diye sorunca, bakın Gülbahar neler dedi:

“Kadına karşı şiddet ve ayrımcılık sapık, cani, canavar, hasta ruhlu, işsiz, alkolik erkeklerin fevri davranışları ile gerçekleşen ve toplumu üzüntüye boğan münferit olaylar değil toplumun her alanına kök salmış sistematik bir insan hakları ihlali. Sorun toplumsal olduğu için bütün uluslararası belgeler bu sorunu çözmenin devletin görevi olduğunu söyler. Ne yazık ki iktidar son dönemde hiçbir eleştiriyi kabul etmediğinden şiddet rakamlarını çarpıtmak ve gizlemek pahasına da olsa kendi dönemindeki artışı ve devlet olarak yükümlülüklerini yerine getirmemesini saklamaya çalışarak bu sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Ve daha da önemlisi kadın erkek eşitliğine inanmıyorum söylemiyle siyasette yükselttiği ve bürokraside atadığı tüm kadrolar eliyle topluma, ailenin ve toplumun yöneticisinin erkek olduğu fikri empoze edilmeye çalışılıyor.

“Türkiye ortak sosyal hayatında yakın zamana kadar duymadığımız “kavvam” kavramını -- İslami olarak erkeğin kadının koruyucusu ve kollayıcısı olduğu -- çokça duymaya başladık. Medeni yasada aile reisliği kaldırılmış olmasına ve aile içi tüm hak ve sorumluluklar eşler arasında eşit paylaştırılmış olmasına rağmen ailede erkeğin üstünlüğüne dayalı bir modelin propagandası yapılıyor. Ailede, toplumda ve devlette reislik takıntısı var. Her topluluğa bir baş, en yüksek yetkilerle donanmış bir reis atama hayalinin en kolay gerçekleştirebileceği alan olarak aile pilot seçilmiş durumda – istihdam yasasının içine konan 500 aileye bir sosyal hizmet uzmanı konusu, kadınlar ve aile için son derece riskli bir alan; özel hayatın en mahrem alanlarının bile devlet tarafından fişlenmesi anlamına geliyor. Kaldı ki mecliste yasalaşmayı bekleyen taslak kişisel verilerin korunması kanunu insanların cinsel yönelimlerinden cinsel partnerleri olup olmadığına, etnik kökenden özel yaşam alışkanlıklarına kadar her şeyin fişlenmesi ve bu verilerin şirketlere ve başka devletlere satışı iznini veren bir metin.




“Bütün dünyada şiddet yüzde 5-10 artarken Türkiye’de kadın cinayetlerinde yüzde 1400 gibi artışlar olmasının Türkiye’nin siyasi iklimi ile bağlantısı var. Devlet bu bağlantının görülmemesini istiyor. Oysa ki imzaya Türkiye’de açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılan, 1 Ağustos 2014’de yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Şiddet Sözleşmesi’nin devlete yüklediği sorumluluklar var; mesela:

“Sözleşmeye göre taraf devletlerin, kadınların aşağı bir cins olduğuna ve kadınlarla erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan önyargı, örf ve adet, gelenek ve her türlü farklı uygulamayı ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri alma yükümlülükleri vardır. Devletler ayrıca, kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişmesini sağlamak için politikalar üretir. Sözleşme özellikle de kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus” gibi kavramların, şiddet uygulamak için bir mazeret olarak kullanılmasını engeller.

“Bu açık ifadeye rağmen devlet bunun tam tersini yaparak kadınlarla erkeklerin yaradılışları nedeniyle fıtratlarının farklı olması ve bu yüzden hiçbir zaman eşit olamayacakları propagandasını yapıyor olması Türkiye’de şiddetin artmasındaki en önemli sebeplerden bir tanesidir. Çünkü Türkiye’de kadınlar haklarından feragat etmek istemiyorlar.

“Siyasi iktidar açıkça kadın erkek eşitliğine inanmadığını söylüyor. Recep Tayyip Erdoğan ilk olarak Dolmabahçe’de kadınlarla buluşmasında söyledi. Türkiye’de bütün mevzuattan kadın-erkek eşitliği kavramı kaldırıldı. Sonra toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı kullanıldı ancak bunun LGBT bireyleri de kapsayacağı düşünülerek o da kaldırıldı. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının görüldüğü her yere fırsat eşitliği kavramı ekleniyordu. Şimdi o kavramdan da söz etmeme aşamasına gelmiş bulunuyoruz ve eşitlilik kelimesi yerine insanların yaradılışları gereği donatıldıkları kadınlık ve erkeklik işlevleri arasında bir eş değerlikten ya da eşitlik yerine adaletten bahsedilmiş oluyor. Eşitlik iktidarın ürettiği metinlerde insanların Allah katında kul olarak eşitliği kavramına dayandırılıyor. Allah’ın önünde kul olarak eşitlik kavramı çocuk bakımından evin geçiminin sağlanmasına kadar değişik alanlarda kadınlar ve erkekler arasında eşit sorumluluk, eşit haklı paylaşım, erkeğin evde çocuk bakması ve kadının dışarıda çalışması modelini imkansızlaştırıyor. Kadının en önemli ya da tek kariyerinin annelik olduğu iddiasıyla propaganda yaparsanız bu rollerin dışında roller edinmek isteyen kadınlar – eğitim, çalışma, siyaset yapma, sivil toplum kuruluşu toplantılarına katılma hakkı -- ciddi şiddete maruz kalıyorlar.

“Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kadınların kahkaha atmasına karşı çıkmasıyla gündeme gelmişti. Bu konuşmasında kadınların cep telefonuyla çok konuştuğu şikayeti de vardı. Bu kadar üst düzey bir müdahale ile kadınlara karışılması çok vahim bir şeydir zira kadınları cep telefonu ile konuşma konusunda ürkütmek, erkeklere de bu konuda karışmak hakkını verme amacı taşıyor demektir. Takip ettiğimiz kadın cinayetlerinden birisi kadın telefonu açmadığı içindi; bir başkasında ise kadın telefonu açtığı için öldürüldü; bir başka kadın da telefonda gülerek konuştuğu için öldürüldü ki bu sonuncusunun kız kardeşi ile konuştuğu ortaya çıktı...

“Ayrıca Diyanet işleri mesaisinin yarısını insanların sevişirken üstünü örtüp örtmeyecekleri, banyo yaparken iç çamaşırlarını çıkartıp çıkartmayacaklarını söyleyerek harcıyor. Hatta onların yetiştirdiği din adamı görünüşlü şahsiyetler de erkeklerin annelerinin diz kapağından tahrik olup olmayacaklarını tartışıyor. Topluma pompalanan bu muhafazakar ve dinsel yaşam biçimi nedeniyle erkekler bu yaşam biçimini savunmak üzere kışkırtılmış, kadınlar ise itiraz etmemek ve itaatkar olmak üzere sindirilmiş oluyorlar. Hükümetin atadığı bütün kadrolar, kadın erkek eşitliğini aşındırmak üzere çalışıyor. Bu nedenle hükümeti şiddetle kınıyorum.

“Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif evleri raporuna göre 2009’da cinsel suçlardan cezaevine giren tutuklu ve hükümlü sayısı 7100. 2013’de bu rakam 12 bin 585’e sıçramış. Cinsel suçların çok azı mahkemeye geliyor ve çok az tutukluluk ve mahkumiyet kararı çıkıyor ama bu kadarcık veriyle bile 4 yılda rakamlar katlanmış. Üstelik genel olarak suç oranları arttı denilemez çünkü aynı raporda örneğin uyuşturucu kullanımında artış 23 bin 82’den 24 bin 890’a çıkmış, yani sembolik bir artış var ancak bedensel şiddet suçlarında katlamalı bir artış görüyoruz.

“Bütün dünyada şiddet artıyor bu artış yüzde 5-10 oranlarında olmasına rağmen sürekli istatistiki verilerle denetleniyor. Bu kadarlık artışlar bile hükümetleri alarma geçiriyor ve birden fazla bakanlığı eşgüdümlü çalışmaya sevk ediyor.

“Bizde ise kadına yönelik şiddetle ilgili 2009 sonrası resmi cinayet rakamı olmadığı gibi  kadın örgütleri ve gazetecilerin taleplerine rağmen sadece kısa bir ön rapor açıklandı ve raporun tamamı bize verilmedi. Dolayısıyla kadına şiddetin ne kadar arttığını göremiyoruz. Ancak açıklanan ön raporda bile şöyle anlamlı bir gerçeği görüyoruz: 2009 raporuna göre gebe her 10 kadından birisi şiddete uğradığını söylüyor. 2014 araştırması da gebe 10 kadından birinin şiddete maruz kaldığını gösteriyor -- “annelik kutsaldır” “cennet annelerin ayakları altındadır” “onlar melektir” propagandasına rağmen 2008-2014 arasındaki 6 yılda, yüzde 1’lik bile düşme olmadığını görmüş oluyoruz. Muhtemelen bu nedenle ne araştırmayı yapan Hacettepe Üniversitesi ne de Aile Bakanlığı bu rakamları açıklamıyor.”