4 Ocak 2016 Pazartesi

‘2016'da Türkiye daha da tecrit edilebilir’


2015’in son haftaları dış ilişkiler konusunda sürprizli geçti. Türkiye’nin düşman bildikleri dost, dost bildikleri düşman listesine yazıldı. Peki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi Türkiye ve İsrail’in birbirine ihtiyacı var mı? Rusya ile gittikçe kötüleşen ilişkiler nereye gidiyor? Ya Türkiye’nin Suriye’deki “kırmızı çizgileri”? Yoksa 2016’da bu çizgilerin üzerinden mi geçilecek?

Bu haftaki konuğum Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Serhat Güvenç, 2015’in Türkiye için zor geçtiğini ancak 2016’da daha da zor günler olabileceğini söyledi.

“Türkiye’nin daha da fazla tecrit edildiğini ve yalnızlaştığını görebiliriz – bu ‘değerli yalnızlık’ değil. Tecrit ve yalnızlık zaten hiç de hoş bir şey olmamıştır,” diyen Güvenç şunları da kaydetti:

“Bir, iki yıl önce Ankara Türkiye’nin Ortadoğu’da düzen kurucu olacağına dair ihtiraslı amaçlar ifade ediyordu. Mevcut duruma bakınca Türkiye’nin artarak tecrit edildiğini görüyoruz. Türkiye, tecrit edilmiş bir aktör olduğu kadar, özellikle de Rusya ile yaşanan karışıklıktan sonra, kolay bir hedef haline de geldi.”


Güvenç bu bağlamda, Türkiye medyasında pek dile getirilmeyen ve 2015’in son günlerinde Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Belgrad ziyaretinde yaşananlardan bahsetti ve Davutoğlu’nun Belgrad’da pek hoş karşılanmadığını söyledi:

“Sırbistan’ın Rusya ile özel bağları var, bu durumda Türkiye ve Rusya arasındaki bir olayda Sırbistan’ın Rusya’nın yanında olacağını beklemek doğal ancak burada beklenmeyen, Sırp başbakanı tarafından kullanılan dilin aşikarlığı. Türkiye’den bazı gözlemciler bunu Türkiye’nin Balkanlar’da bazı dini gruplara yaklaşma girişimlerine bağladı ve bu da Sırp yönetiminin hoşuna gitmedi. Türkiye Balkanlar’da iyi amaçları olan bir ülke olarak algılanıyordu; bölgedeki çatışmaların içine sürüklenmeden her tarafla konuşabiliyordu ancak şimdi artan bir şekilde bölgedeki çatışmaların tarafı olarak görülüyor. Türkiye tarafsız arabulucu, mutedil aktör statüsünü kaybetti.”

Rusya ile ilişkilerin nereye doğru gittiği konusunda ise Güvenç, hızlı bir toparlanma beklemediğini ve Soğuk Savaş sonrası yaşanan türde bir ilişkiyi yeniden kurmanın da epey zaman alacağını söyledi.

“Çok büyük bir kriz beklemiyorum. Rusya Türkiye’nin tek başına kaldırabileceğinden çok daha güçlü. Bu yüzden Türkiye daha çok Batılı ortaklarına ve Batı güvenlik sistemlerine, özellikle de NATO’ya, dayanacaktır. “

Rusya’nın Suriye meselesinde Türkiye’nin müdahilliğini ortadan kaldırdığını söyleyen Güvenç, bu sayede iki ülke arasındaki potansiyel bir çatışma riskinin de azaldığını söyledi:

“Türkiye’nin kuzeyde askeri olarak en güçlü komşusu olan Rusya, şimdi güneyde de en güçlü askeri komşusu oldu. Bu Türk karar vericilerin Rusya ile ilişkilerde daha ihtiyatlı olmasına yol açacaktır. Bu durumda Türkiye’nin on yıllarca bir parçası olduğu geleneksel güvenlik sistemine daha fazla bel bağlamasını bekliyorum.”

'Türkiye'nin en kötü beklentisi gerçekleşecek'

2015’in son haftalarındaki bir gelişme de Amerika’nın desteklediği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDF) IŞİD’e karşı ilerleme kaydederek Tişrin Barajı’nı ele geçirmesi ve IŞİD’in başkenti olarak bilinen Rakka’ya doğru ilerleyeceği yolundaki haberlerdi. Güvenç, bu konuyla bağlantılı olarak neler beklenmesi gerektiğini de anlattı:

“2016’nın ilk haftalarında Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin aşıldığını görebiliriz. Bu güçler Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan batı doğrultusunda değil de güneyden ilerliyorlar. Suriyeli Kürtler bölgeyi muhtemelen kontrol edecek ve Türkiye’nin en kötü beklentisi gerçekleşecek.”

Türkiye’nin bölgedeki gelişmelere ayak uydurabilmek için dış politikada önemli değişikliklere gitmesi gerektiğini belirten Güvenç, böyle devam ettiği takdirde Ankara’nın gelişmelere şekil vermek için önünde fazla fırsat penceresi bulamayacağını söyledi.

Güvenç, Ankara’nın İsrail’le ilişkileri tamiri konusunda da “jeopolitik ihtiyaçlar” a dikkat çekti ve İran’ın uluslararası sisteme dahil edilmesiyle hem Türkiye hem de İsrail’in ağırlığının azalacağını, hal böyle olunca tarafların ideolojik ayrılıklarını bir yana bırakarak büyük bir çabayla ilişkilerini geliştirmeye çalıştığını ayrıca Türkiye’nin Karadeniz’de Rusya’yı dengelemek için gerek duyduğu savaş gemilerinin Amerika’dan gönderilmesi için İsrail lobisine de ihtiyacı olduğunu söyledi.

'Bağdat, Ankara'nın taraf tuttuğunu düşünüyor'

2016 bitmeden Irak’ta da önemli değişiklikler olacağını söyleyen Güvenç, Irak konusunda Türkiye ile Amerika’nın eski pozisyonlarından tersine döndüklerini söyledi:

“Türkiye 10 yıl önce Irak’ın toprak bütünlüğüne dair kırmızı çizgilere sahipti. Şimdi Türkiye ile Amerika bu konuda pozisyonları değiştirmiş görünüyor. Belli ki Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulsa Türkiye bundan rahatsız olmayacak; öte yandan Washington Irak’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunuyor. Bağdat hükümeti Türkiye’ye yakın değil ve Türkiye’nin bölgedeki sekter ayrılıklarda taraf tuttuğunu düşünüyor; Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığına son vermek istiyor. … Irak’ın kaderi tayin edildi ve Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki gelişmeler üzerinde etkinliğini azaltmak için bir çaba var.  2016 bitmeden küresel ve bölgesel güçlerin anlaşmasıyla Irak’ta değişiklikler göreceğiz.”

Güvenç 2016’da olumlu bir gelişme olarak Kıbrıs’ı işaret etti, adada normalleşme ve birleşme için son bir çaba olacağını belirtti:


“Kıbrıslı Türk ve Yunanlılar adada birleşme için yeni bir planı desteklerlerse bu Türk-Yunan, Türkiye-Kıbrıs ve Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde önemli bir paradigma değişimine yol açacaktır.”

Söyleşimizin detayları İngilizce olarak burada.

2 Ocak 2016 Cumartesi

‘2015’de mültecilere karşı daha yüksek duvarlar çekildi’

‘2015’de mültecilere karşı daha yüksek duvarlar çekildi’

Suriye’de savaş sürerken 200 binden fazla kişi hayatını kaybetti ve evlerini terk etmek zorunda kalan mülteciler 2015 yılında belki de daha önce hiç olmadığı kadar gündeme geldi. 4.2 milyon Suriyeli komşu ülkelere sığınırken, mülteci krizi 2. Dünya Savaşı’ndan beri görülen en büyük boyutlara ulaştı.

Bu haftaki söyleşi konuğum Suriye ve mülteciler konusunda araştırmalar yapan, bunun için Suriye’de de yaşamış olan Şenay Özden.


Mültecilerin güvenli ülkelere ulaşabilmelerinin önüne 2015 yılında çok daha yüksek duvarlar çekildiğini söyleyen Özden şöyle devam etti:

“Mülteci konusu 2015 yılında sadece güvenlik açısından büyük bir konu olarak ele alındı. Oysa odaklanılması gereken daha çok mültecinin güvenli yerlere kabul edilmesi olmalıydı.”

Özden’e göre, 2 milyon civarından Suriyeli’ye ev sahipliği yapan Türkiye’nin bütünleşme politikaları geliştirmesi, Suriyeliler için çalışma izni çıkarması ve Suriyeli çocukların okula gidebilmesi için acil eylem planları geliştirmesi gerekiyor.

“Türkiye’deki Suriyeli çocukların sadece yüzde 25’i okula gidebiliyor. Başta medya olmak üzere herkes Suriyeli mültecilere karşı nefret söylemi kullanmayı terk etmeli. Sendikalar da mültecilerin düşmanları olmadığının farkına varması gerekiyor; mülteciler de aynı ekonomik sistemden dolayı acı çektiğinden sendikalar mültecileri korumalı.”

Özden’le konuştuğumuz bir konu da Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) Türkiye’nin Batı bölgelerinde yakalanan mültecilere kötü muamele edildiğine dair raporuydu. Raporda mültecilere neredeyse işkence yapıldığını belirten kuruluş, Türkiye’nin mültecileri yasa dışı şekilde tutukladığını ve sonra da geri gönderdiğini belirtiyor. Özden’in raporda anlatılanlarla ilgili yorumu şöyle:

“Bunları Suriyeli’lerin kendilerinden de duydum. Yasalar Suriye’ye geri gönderilemeyeceklerini yazmasına rağmen bir geri dönüş metnini zorla imzalamaları isteniyor. Tutuklu halde önlerine iki seçenek sunuluyor, ya Suriye’ye geri dönecekler ya da tutuklu veya mülteci kampında kalacaklar. Raporda kötü muamele gördüklerine dair yazılanlar doğru. Nitekim meşhur Kumkapı denetim merkezinde başlarına gelenleri biliyoruz.”

Söyleşimizin çok daha detaylı olan İngilizcesi burada

22 Aralık 2015 Salı

‘Demokrasi krizde ama iklim değişikliğine karşı hareket şart’



Bu haftanın konuğu iklim değişikliği konusunu yıllardır izleyen ve Paris’te iklim değişikliği zirvesine katılan, İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli araştırmacısı Ümit Şahin.

Paris’teki zirveyi dünya milletleri aylardır hatta yıllardır bekliyor, sonuç olumlu çıksın ve Kopenhag’daki düş kırıklığı yaşanmasın diye umut ediyorlardı. Zirveye katılan 195 ülkenin 12 Aralık’ta anlaşmaya varması “tarihi karar” diye nitelenen haberlerle verildi. Türkiye’de ise bu konu hiç heyecan yaratmadı, kısa haberlerle geçiştirildi.

Ümit Şahin’e göre Türkiye’de kamuoyunun konuya bu kadar uzak olmasının nedeni ülkedeki “demokrasi krizi.”

“Bu geçmişte olsaydı, medyayı suçlardım. Ancak görünen o ki konu Türkiye’nin demokrasisindeki yetersizlikler. Türkiye’de demokrasi krizde, bu yüzden Türkiye küresel gerçeklerden kopuş yaşıyor; gerçekçi olmayan bir şekilde kendi iç meselelerine gömülmüş durumda ve dünyanın en büyük konferansının farkında değil. Bu çok ciddi bir kilitlenme, karbon ekonomisine kilitlenme kadar ciddi. Gerçeklerden uzaklaşmak anlamına geliyor. Bunun eğitim, sosyoloji ve diğer gerçeklere dayalı açıklamaları olabilir ama ana sebep demokrasinin krizde olması.”


Dünya iklim değişikliğine karşı mücadele ederken Türkiye’nin de bu yönde ilerlemesi gerek diyen Şahin, bunun için hükümetin akademiden ve sivil toplumdan bileşenleri konuya dahil etmesi gerektiğine dikkat çekiyor ancak sadece TÜSİAD, MÜSİAD ve TOBB gibi belli iş çevrelerinin dahil edildiğini belirtiyor.

Paris Anlaşması ile içinde bulunduğumuz yüzyılda sıcaklık artışının 2 dereceyi aşmaması, 1,5 derecede tutulması hedeflendi. Ülkelerin iklim değişikliği ya da küresel ısınma gerçeğini kabul edip böyle bir anlaşmaya varmaları bir gelişme ancak belirlenen hedefe ulaşmak için atmosfere salınan sera gazı emisyonlarının düşürülmesi gerekiyor. Bu yönde ülkelerin kendileri için çizdiği hedefler var ama yeterli değil. O halde anlaşma hedefleriyle çelişen bir durumda. Şahin’in açıklaması şöyle:

“Bu anlaşmanın en zayıf halkası. Eğer ülkelerin emisyon azaltma hedefleri olduğu gibi kalırsa, bulunduğumuz yüzyılda sıcaklık artışının 2 dereceyi aşmaması veya 1,5 derecede tutulması mümkün olmayacak çünkü zaten sıcaklık 3 dereceye çıkacak. Bu çelişki anlaşmayı zayıf kılıyor. Yine de ümit var çünkü ülkelerin belirlemiş olduğu hedeflerin yetersiz kalacağı da anlaşmada yer alıyor. 2020 yılında Kyoto Protokolü sona eriyor ve Paris Anlaşması devreye giriyor olacak. Emisyon hedeflerini azaltmak için değiştirmekse 2025’den önce mümkün görünmüyor. 10 yıl boyunca bu hedeflerin değişmemesi dünyada karbon ekonomilerinin teşvik edilmesi demek. Bu da, Türkiye’de de dahil, daha çok kuraklık ve ada ülkelerinin yok olması anlamına geliyor.”

Türkiye’de kömüre dayalı enerji üretiminin artması sorunların da artması gerek. Bu konuya ilişkin olarak da Şahin şunları söyledi:

“Türkiye elektriğinin sadece yüzde 27’sini kömüre dayalı üretimden sağlıyor ancak kömüre dayalı üretimin enerji elde etmedeki payı gittikçe artıyor ve 2030 yılında yüzde 30’u bulacak. Diğer yandan Türkiye yüzde 30 oranında da yenilenebilir enerji kaynakları kullanmayı hedefliyor ancak bunun içinde yanlış yerlere konumlandırılmış ve çevreyi harap eden yüzlerce HES var. Türkiye, iklim değişikliğine karşı mücadele etmek istiyorsa, kömürün enerji üretimindeki payını azaltması, rüzgâr, güneş ve jeotermal kaynaklardan enerji üretimini arttırması gerekiyor. Bu konuyla ilgili raporumuzda rüzgâr, güneş ve jeotermal kaynaklardan –HES’ler hariç—enerji üretiminin 2030 yılına kadar yüzde 40 arttırılabileceğini gösterdik. Türkiye’de hükümet bu yönde siyasi irade gösterirse, pazar yenilenebilir enerji üretimine doğru kayabilir. Emisyonların azaltılması için kömür yakıtlı enerji üretimi lisanslarının derhal iptal edilmesi gerekiyor.”

Ümit Şahin’le söyleşimizden çarpıcı bölümler bunlar. Söyleşinindaha detaylı olan İngilizcesi burada.

Şahin’le 2013 yılının Ekim ayında yaptığımız söyleşide ise Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) son raporunu değerlendirmiştik. Bu raporda Akdeniz ekosistemlerinin iklim değişikliğinden en çok etkilenecek kesim olduğu da belirtiliyordu. Şahin’in konuya ilişkin yorumu söyleşimize başlık olmuştu: “Medeniyet başladığı yerde bitecek.”

‘İnsan hakları alanındaki gelişmeler tamamen tersine döndü’



Bu haftanın konuğu Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International-AI) Türkiye araştırmacısı Andrew Gardner. Türkiye’deki insan hakları sorunlarını yıllardır izleyen Gardner, gelişmelerin tersine döndüğünü ve hükümetin eylemlerinin de hukukun üstünlüğünü erozyona uğrattığını söyledi:

“İnsan hakları konusunda bu sene kötüden daha da kötüye gidiş var. Sadece insan halkları da değil, hukukun üstünlüğüne dair temel dayanaklar, yani bağımsız ve tarafsız yargı konusu da kötü görünüyor. Yargı üzerinde hükümet tarafından yoğun baskı var.”


Gardner’la 2013 yılının Nisan ayında yaptığımız söyleşinin hemen öncesinde 4. Yargı Paketi açıklanmıştı. Gardner’ın yorumu ise insan hakları konusunda durumu iyileştirmek için daha çok şey yapılması gerektiği olmuştu. Hatta Af Örgütü’nün bu alanda bir dizi tavsiyesi vardı. Son görüşmemizde Gardner bunların hiç birinin dikkate alınmadığını söyledi; pek çok alanda eskiden yapılan reformlarla adeta “dalga geçildiğini” belirtti:

“Muhalefeti bastırmak için önümüzdeki dönemde çok daha fazla yasanın kullanılacağını görmek mümkün. Bu yeni bir fenomen. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar geçmişe göre daha geniş, cezai yargılamalar daha fazla, ve insanları yargılamak için daha çok yasa kullanılıyor. Buna ek olarak medya şirketlerine saldırı var, televizyon kanalları kapatılıyor, Kasım seçimi öncesinde ise bazı gazetelere el koyuldu ve devletin iletişim ajansı internette yayın yapan medyayı bloke etti.”

Gardner ile söyleşimizde kendisine Anadolu Ajansı’nın haberine verdiği tepkiyi de sordum. Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı Irak-Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) nasıl silahlandığına ilişkin raporu haberleştiren AA, MİT tırlarıyla ilgili bölümlere yer vermemişti. Bunu fark eden Gardner Twitter hesabından, "Raporumuzda, MİT tırlarının silah taşıdığını da belirtiyoruz" ifadelerini kullandı:

“Kendine IŞİD diyen grubun silahlandırılması ile ilgili olarak AI raporuna yönelik haberi gördüm. IŞİD’a ait silahların çoğunun ABD, Rusya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden geldiğine dair bilgileri bizim basın bildirimizden almışlardı. Ancak AA haberinde Cumhuriyet gazetesi haberinin iddiası ve bizim de belirttiğimiz, MİT tırlarının kuzey Suriye’deki muhalif gruplara silah taşıdığı bilgisi yoktu. Oysa bu önemli ve bunu onlara hatırlatmak istedim. Ancak yolladığım tweet sanki silah transferi iddiası AI tarafından yapıldı gibi göründü. Böyle değil, bunu düzelttim. Hükümet, haber yapan gazetecileri hapse atmak yerine iddiaları araştırmalı.”

28 Kasım günü öldürülen Diyarbakır eski Baro Başkanı Tahir Elçi’nin cenaze töreni için Diyarbakır’da olan Gardner’a, sokağa çıkma yasaklarına maruz kalan Diyarbakır ve halkı ile ilgili izlenimlerini de sordum:

“Tahir Bey çok iyi arkadaşımdı ve Uluslararası Af Örgütü için de yol gösterici olmuştur. Onu derinden özlüyoruz. Öldürülmesine dair çok belirsizlik var ve bu da Güneydoğu’da bugün ya da geçmişte işlenen cinayetlerle ilgili incelemelerdeki belirsizlikler gibi olduğu için araştırma konusunda umutlu olmak zor. Hemen bir olay yeri araştırması olmaması ve hemen sokağa çıkma yasağı ilanı, kanıtların ortadan kaybolmasına ya da kirlenmesine yol açtığı için araştırma açısından çok kötü bir başlangıç. Devletin bu cinayette rolü olduğuna dair iddialar var. Çok parlak bir avukattı ve Türkiye’nin insan hakları hareketinde hayati rolü olan bir kişiydi. Faili meçhul ölüm ve kayıplarla ilgili davalara bakıyordu. 1990’lardaki cezasızlık ve hak ihlalleri ile ondan daha fazla savaşan olmamıştır. Prensipli ve objektifti; hak ihlali yapan her kesimi eleştirebiliyordu. Ölümü, Türkiye insan hakları hareketi bakımından çok büyük bir kayıp.

Diyarbakır’a Ağustos’ta da gitmiştim ve bugün gördüğüm durum çok daha kötü. Sur’da çatışma, polis operasyonları, sokağa çıkma yasakları ve şiddet var. Durum Nusaybin, Silvan ve Cizre’de de kötü. Sıradan insanların yaşamı tehdit altında. Hükümet bu operasyonların ‘terör örgütü’ üyelerini yakalamak için yapıldığını söylüyor ve başarıya ulaşıldığından bahsediyor. Başarının ölçüsü ne? Hendekler hala orada, barikatlar hala orada, şiddet hala orada. Savaşmayan pek çok kişi öldürüldü. Bu operasyonların başarılı olarak addedilmesini anlamak oldukça zor.”


Andrew Gardner’la söyleşimizin İngilizcesi burada. 

‘Türkiye-AB anlaşması ahlaki değil’


Bu haftanın konuğu Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerini yakından takip eden akademisyen Senem Aydın-Düzgit. Avrupa’ya mülteci akınını engellemek için üzerinde anlaşmaya varılan planın etik olmadığını savunan Aydın-Düzgit, bu anlaşmanın aynı zamanda ilişkilerde bir geriye adım olduğuna da vurgu yaptı ve AB ile Türkiye arasında adeta 1990’lı yıllardakine benzer bir ilişki tarzına dönüldüğünü söyledi:

“Bu tarz bir ilişki yani stratejik ortaklık ya da ‘imtiyazlı üyelik’ Avrupa’nın sağ siyasetçileri tarafından başından beri destekleniyordu. Bu tip bir ilişki Türkiye’nin AB üyeliğini sadece sözde destekler, asıl odaklandığı göçmenlik ve enerji gibi anahtar konulardır ve Türkiye’den AB’ye vizesiz seyahat ihtimali için bazı fonlar ayırır.”


Aydın-Düzgit’e göre bu tip bir ilişki Ankara’nın da işine gelir çünkü AB tarafından hükümet üzerinde demokrasi ve insan hakları alanlarındaki ana eksikliklere yönelik baskı yoktur.

Türkiye ve AB’nin mülteciler konusunda yaptığı anlaşmadan sadece birkaç gün önce tanınmış iki gazeteci, Can Dündar ve Erdem Gül, hapse atıldı. Nedeni ise hükümet tarafından Suriye’ye silah gönderimi yapıldığı iddiasıyla ilgili yaptıkları haberdi. Türkiye’de muhalefet, yurt dışında ise uluslararası kuruluşlar gazetecilerin hapse atılmasını kınadılar.

Hapisteki gazetecilerin sayısı artan Türkiye’de yüzlerce dava da “başbakan ve cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yurttaşlara karşı açılıyor.

AB ile Türkiye arasındaki anlaşmaya gelince, pek çok gözlemci planın etkin bir şekilde uygulanacağına dair şüpheler taşıyor.

Vize serbestisinin Türkiye vatandaşlarının oraya yerleşmesini sağlamayacağını belirten Aydın-Düzgit’in görüşleri şöyle:

“Geri kabul ve vize konusu yıllardır müzakere ediliyor ancak Suriye ve mülteci kriziyle beraber bambaşka bir boyut kazandı. Zaten bunun uygulanmasına dair şüpheler vardı, şimdi mülteci krizi ile beraber uygulanmasının daha da zorlaştığını düşünüyorum. Evet, Türkiye tarafından kriterler yerine getirilecek ama üye devletlerin de onay gerek. Üye devletlerin bir çoğunda sağ görüşler yükselişte. Hem siyasi hem de teknik nedenlerden ötürü bu anlaşmanın çok zor ilerleyeceğini düşünüyorum. Kaldı ki Türkiye-AB ilişkileri bakımından daha da zor bir döneme girilebilir. İki taraf arasında zaten güvensizlik artar, daha da artacaktır ve bu da farklı alanlarda işbirliği olanaklarını ve de nihai AB üyeliğini daha da tehlikeye atacaktır.”


Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Senem Aydın-Düzgit’le söyleşimizin İngilizcesi burada.

1 Aralık 2015 Salı

‘Rusya ile balayı sona erdi’


24 Kasım günü Suriye sınırında bir Rus askeri uçağını düşüren Türkiye'nin gerekçelerinin neler olabileceğini ve bu eylemin muhtemel sonuçlarını Kadir Has Üniversitesi’nden uluslararası ilişkiler profesörü Mustafa Aydın’la değerlendirdik. Aydın, Türkiye'nin Rusya ile uzun sürecek ve aşılması güç bir kriz dönemine girdiğini belirtti. Söyledikleri ana başlıklar ve özetle şöyle:

"Resmi açıklamalarda, ilk başta uyarıların Rusların kullandığı bir özel telsiz kanalıyla yapıldığı söylendi. Bu kanal kullanılıyorsa Rus uçağı olduğu ya biliniyor ya da tahmin ediliyordu. Rus uçağının vurulması bir kaza veya tesadüf değil. Resmi açıklamalara bakınca bu konunun önceden düşünülmüş ve konuşulmuş olduğu anlaşılıyor. Türkiye komplolar ülkesi olduğu için insanlar hemen Amerika ile Türkiye, Rusya konusunda plan yaptılar diye düşünüyor. Buna ihtimal vermiyorum ve inanmıyorum. Rusya’ya böyle bir tuzak kurulduysa şimdi NATO ve ABD’nin olaya dahil olmaları gerekirdi ama değiller, dışarıda durmayı tercih ediyorlar."

Türkiye neden Rus uçağını düşürdü?

"Cerablus hattını kurma ve adına güvenli bölge demeden bir güvenli bölge kurma konusunda Amerika ile Türkiye’nin anlaşmış oldukları anlaşılıyor. Bu kurulacaksa, orada havadan bombardıman yapılmaması gerek. Ancak bu alanı Rusya kullanıyor. Bu nedenle Ruslara buraya giremezsiniz demek gerekiyor. Buna telefonla cevap alamayacağınıza göre böyle bir eylem yapıldığını düşünüyorum. Ancak Türkiye, Rusya’nın bu kadar ciddi tepki göstereceğini öngöremedi sanıyorum."


Aziz-Cerablus hattının önemi

"Bu hattın bir kısmında IŞİD bulunuyor. Türkiye açısından en önemlisi o bölgenin Kürtlerin eline geçmemesi. İkincisi, Türkiye'nin şu anda Suriye’de ayağını basacak bir coğrafyası yok; bunu ancak bu bölgede sağlayacağı düşünülüyor. Üçüncüsü, stratejik olarak Türkiye’den Suriye’ye kara hattının tek açık ve kullanılabilir yeri burası. Oradaki tepelik bölgeleri kontrol ediyorsanız alana daha iyi hakim olabiliyorsunuz. Stratejik olarak önemli bir bölge ama burayı kim tutacak, kollayacak? Oluşacak temel unsurun Türkmenler olacağı öngörülüyor. Ayrıca ılımlı denen İslamcı Arap güçler olacak gibi anlaşılıyor. Bu bize açık olarak anlatılmıyor. Bu insanlar nereden bulunacak? Belli değil. Nasıl başarılı olacak? Çok muğlak. Bir de, Viyana toplantıları Ocak ayı itibariyle tarafları bir araya getirmeyi öngörüyor. Bunun sağlanabileceğine inanmıyorum. Ama bu sağlanacaksa herkes orada, Suriye’de, yerini sağlamlaştırmak istiyor."

Rusya’nın tepkisi

"Rusya imparatorluğunu kaybetmiş bir devlet ve bunun travmasını hala yaşıyor. Büyük bir devlet olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Batı, Rusya’ya eşit muamelesi yapmıyor. Rusya sürekli bunu düzeltmek için uğraşırken, Türkiye bu hareketi yaptı. Kimse Amerika’nın uçağını düşürmeye kalkmaz ama Türkiye Rusya’nın uçağını düşürebildi. Ruslar, operasyonel olarak ihtiyaç yokken Hazar’dan füze atıp Suriye’de bazı hedefleri vuruyor. Böyle bir gösteri yapıyor, füzeleri deniyor. Bunun üzerine Türkiye, Rusya’nın balonunu söndürüyor. Rusya’nın buna alınacağı çok net. European Leadership Network’un araştırmalarına göre, Rusya NATO’yu sürekli test etmekte -- özellikle de son iki yılda – NATO’nun hazırlığını ölçüyorlar. Çok ihlal yaptığı ve sonucunda Rusya'ya karşı bir şey yapılmadığı için Türkiye’den de bu hareketi beklemiyor olabilir Rusya. Rusya’nın tepkisi sert ve yüksek perdeden, bu normal. Sahada ne yapacağı daha önemli. Şu ana kadar çocukça, ergen psikolojisi ile davranıyorlar. Lavrov, bu olayı Türkiye ile savaşa vardırmayacaklarını söyledi. Ankara’daki Rus Büyükelçiliği, Twitter hesabına Osmanlı askerini Rusya’ya karşı komik gösteren bir poster koymuş. Bu çok çocukça bir davranış. Bu Rusya’nın tek adam tarafından yönetiliyor olması ile çok alakalı bir şey. Orta vadede ne yapılacağı daha önemli. Biraz bekleyip görmek lazım."

Putin-Erdoğan benzetmesi

"Bu paralleliği herkes kuruyor. Yüzeysel bir benzerlik var. Benzer devletler birbirini çekiyor olabilir. Ancak Rusya, Türkiye’den çok daha otoriter. Türkiye-Rusya ilişkilerinin gelişmesi bu paralel durumun ortaya çıkmasından çok önce, 90’lı yıllarda başlamış AKP hükümetleriyle daha da hızlanmış durumda."

Rusya doğal gazı keser mi?

"Rusya, doğal gazı silah olarak kullanan bir ülke. Ancak Rusya şunun farkında ki bir kez bunu silah olarak kullanırsa müşteriyi kaybedebilir. Ukrayna’ya doğal gazı iki defa kesti ama Ukrayna’nın doğal gaz alabileceği başka ülke yok. Türkiye ise hızla alternatif arar – Irak Kürdistanı, İran, Azerbaycan, vs. Rusya herhalde bunu düşünür. Ama Türk Akımı’nı durdurabilirler. Nükleer santralle ilgili sıkıntı yaşanabilir."

Türkiye, Rus uçağını düşürerek bir dış politika hatası mı yaptı?

"Rusya fiili olarak ne yapacak, asıl bu önemli. Mesela, Aziz-Cerablus hattını bize kapatacak mı? Viyana görüşmelerinde Türkiye’yi dışarıda tutacak mı? PYD’ye silah yardımları yapacak mı? Şu anda Türkiye'nin yaptığı için akıllı bir karar gibi gözükmüyor ve yapılmaması gerekirdi diyoruz ama doğru mu yanlış mı olduğunu birkaç hafta sonra göreceğiz. Türkiye, olayı soğutmak için büyük çaba sarf ediyor. Zaten Batı ve NATO’nun telkini de bu yönde. Türkiye ile Rusya, Rusların 2008’de Gürcistan’a girmesinden itibaren stratejik düzlemde karşı karşıya geldi zaten; Türkiye Kafkaslar’dan dışlandı. Arkasından Ukrayna ve Kırım olayları geldi, Türkiye hiç sesini çıkaramadı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi Türkiye ile Rusya sınırını ortadan kaldırmıştı. Ancak Rusya tekrar güvenlik alanımıza girdi. Şimdi de Suriye’ye geldi. Rusya, Türkiye’yi kuzey ve güneyinden çevrelemiş durumda. Kriz sonrası Suriye’de, Rusya olacak."

Nükleer santral projesini Rusya’ya vermek ne kadar doğruydu?

"Bunu akıllıca görmedim. Türkiye zaten Rusya’ya enerjide bağımlı, nükleer santralle daha da bağımlı olacak. Hiçbir ülkeye bu derece bağımlı olmayı desteklemem. O dönemde ilişkilerin kötüye gideceği öngörülememiş."

Rusya’nın elinde Türkiye’ye karşı deliller olduğu söylemi

"Varsa elinde bir şey açıklasın. Madem vardı elinde, neden bugüne kadar söylemedi? Şimdi Türkiye, İslamcı teröristleri destekliyor diyor. Rusya son yıllarda inanılmaz bir propaganda yöntemi geliştirdi; Russia Today diye İngilizce bir kanal kurdular ve çok güzel İngilizce ile propaganda yapıyorlar. Rusya mücadeleye başlayınca her türlü aracı kullanıyor. Türkiye üzerinde de baskı oluşturmaya çalışıyor. Doğru veya yalan, Türkiye’yi Batı'ya karşı yalnızlaştırmaya çalışıyor."

Rusya ile kriz ciddi

"Bu uzun sürecek bir kriz ve aşılması zor. Rusya ile balayı durumuna dönmek artık çok zor. Hükümet olması gerektiği gibi itidalli davranıyor. Rusya’nın yüksek perdeden çıkışlarına cevap verilmemesi gerekiyor. Türkiye, NATO ve Batı’nın Rusya’ya karşı Türkiye’nin yanında olduğunu teyit etmeli. Türkiye, kriz yaratmak istemediğini, geçerli sebepleri olduğunu anlatmalı yoksa birden kendini tek başına Rusya ile karşı karşıya kalmış bulabilir."

Söyleşimizin İngilizcesi burada


Mustafa Aydın’la 2011 söyleşimizde konumuz Kıbrıs sorunuydu.

24 Kasım 2015 Salı

‘Dışarıda terörü lanetlerken içeride IŞİD militanlarını beslemek abes’


Maya Arakon terör konusunda uzmanlığı olan, bu konuda dersler veren ve sahada çalışan bir akademisyen. Ayrıca Paris’te yaşamış birisi olarak 10 Kasım’da Paris’e yapılan IŞİD saldırısını konuşmak için kendisiyle bir araya geldik.

Söyleşimizde öne çıkan konular özetle şöyle:

“IŞİD, Suruç ve Ankara katliamlarını üstlenmedi, Paris’i üzerinden 24 saat geçmeden üstlendi. Yaptıysa neden üstlenmiyor? IŞİD, MİT ve emniyetin burnunun dibinde Ankara’daki saldırıyı gerçekleştirdiyse güvenlik birimlerini hakikaten çok iyi uyutmuş demektir. Dolayısıyla böyle saldırılar bu tür örgütler için prestij meselesi olur. Hükümet üstlendi diyor ama kendilerinin üstelenmediğini biliyoruz.

“Ankara’da bomba patlattığı zamana kadar IŞİD militanları Gaziantep’ten girmiş ve dolaşmadığı yer kalmamış. Başbakan IŞİD militanları için birkaç öfkeli genç dedi. Türkiye kendisini dünyanın merkezinde ve en akıllı sanıyor, kimsenin ne yapıldığını anlamadığını sanıyor. Dışarıda terörü lanetlerken içeride kendi insanlarına saldıran IŞİD militanlarını beslemek abesle iştigal oluyor. Ve bunu dünyanın görmediğini anlamadığını sanmak çok komik ve çocukça. Türkiye içeride de dışarıda da artık IŞİD’la ilgili olarak net bir çizgi ortaya koymalı. Sünni Müslüman kimlik üzerinden soyutlanarak ne kadar mesafeli olunabilir IŞİD’a karşı bilemiyorum. IŞİD bizim birinci önceliğimiz olmalıydı. O zaman ölümler önlenebilirdi ama milliyetçi oylara oynamak için PKK önceliğimiz, IŞİD değil dediler.


“Beyrut ve Ankara’da da saldırılar oldu ama dünya ayağa kalkmadı diyenler oluyor. Şöyle düşünelim, Sydney’de bir saldırı olsa ve 300 kişi ölse üzülür müyüz, evet, ama tehdit hisseder miyiz? Hayır çünkü orası çok uzak. Paris’ten, Avrupa’dan bakıldığı zaman Ankara ve Beyrut da çok uzak yerler olarak algılanıyor herhalde. Bir de bu coğrafyada zaten bu tür şeyler her zaman olduğu için bir kanıksama var. Paris tabi ki Avrupa’nın göbeğinde ve sembolik bir değeri var. Saldırının orada olması Batı’nın ne kadar vurulabilir olduğunu gösterdi ve güvenlik hissi yok oldu. Terörün amaçlarından biri de budur, kitlelere korku salmak. IŞİD terörü Avrupa’ya girdi.

“El Kaide’nin çoklu ve paralel eylemleri vardır. Pentagon ve Beyaz Saray2ın hedeflenmesi, İkiz Kuleler… IŞİD daha önce çoklu eylem yapmadı. İlk defa çoklu ve paralel eylem yaptı ve bunu Avrupa’nın göbeğinde yaptı. El Kaide’den tek farkı öldürürken kadın, çocuk demiyor, ayrım yapmıyor. 2013’de El Kaide’nin bir açıklaması vardı ve savaşmayan kadın, çocuk ve Müslümanların öldürülmemesi gerektiğini belirtiyordu.

“Paris deyince fuhuş, seks, içki gibi bir hayalleri var IŞİD’ın. Saldırı yaptıkları bölge de bunun olduğu yer olarak görülüyor IŞİD tarafından. Saldırı yaşam tarzına yapıldı. Taktik değiştirdiklerini görüyoruz. Ülkelerin sembolü olan yapılara değil de yaşam tarzına saldırıyorlar farklı olarak. Bugün Paris’te yarın Londra’da ya da Avrupa’nın herhangi bir yerinde olabilir.

“Büyük bir güvenlik açığı var. Daha önce sabıkası olan ancak Fransa’da takipten kaçırılan isimler var. Hatta bu kişinin babası bile onu Suriye’de bulup Fransa’ya geri getirmeye çalışıyor ancak Fransızlar bulamıyor, üstelik uluslararası olarak tutuklama kararı çıkarılan biri. Fransa’da polisin müdahalede çok geç kaldığını düşünüyorum.

“Fransa toplumu çok özgürlüğüne düşkün bir toplum. Pek çok önemli binada metal detektör yok sadece çanta arıyorlar.

“Hollande çıktı ve 2001’de George W. Bush’un yaptığı konuşmanın hemen hemen aynısını yaptı. Şimdi Ortadoğu’ya resmi bir savaşın bahanesi çıktı diye düşündüm. Güvenlik önlemlerine karşı özgürlükler meselesi gündeme gelecek. NATO girer mi devreye? Bu 5. Madde’nin işletilip işletilmeyeceğine bağlı. Yani bir ülkeye yapılan saldırı bütün NATO ülkelerine yapılmış olarak sayılacak mı? ABD’ye yapılan saldırıdan sonra girmişti. Fransa’nın hava saldırıları pek işe yaramaz; terörist öldürmekle bitmez.

“Türkiye karadan operasyon yapmayacağız diyor ama yeni bir Türkiye-Amerika işbirliğinden bahsediliyor. Bu nasıl olacak? Detayları belli değil. Zaten ortak hava operasyonları yapılıyor. Daha başka ne yapılacak bunu bilmiyoruz.

“Türkiye’de halkın yüzde 8 oranında IŞİD’a destek verdiği ortaya çıktı. Bu çok problemli bir durum.

“ETA, IRA gibi Ulusal örgütlerle müzakere edilebilir ancak IŞİD gibi uluslararası örgütlerle bu çok zor. Biz şeriat devleti istiyoruz diyen bir örgütle kim neyi müzakere edecek?

“Avrupa’da demokrasi denen rejimlerde doğan çocuklar neden IŞİD’a katılıyor? Fransa’da, Belçika’da doğup büyüyen çocuklar IŞİD’a katılıyor. Bu El Kaide’de de böyleydi. Batı devletleri neyi yanlış yaptı? Bunlar önemli sorular. Bu çocuklar Batı toplumuna nefretle bakıyor. Ayrımcılığa uğrayan insanların öfkesi bakışlarında hissediliyor. Şehrin merkezinde kendilerini çok yabancı hissediyorlar.

“G20’de Putin ciddi bir suçlama getirdi ortaya. Bir yerde bir savaş varsa silah satan birileri var demektir. IŞİD Paris’te kalaşnikof kullandı. Tavşana kaç tazıya tut diyen silah satan ülkeler var. Tabi bunun belgeleri elimizde değil. Reuters’ın geçen yılki bir haberinde Türkiye ne kadar inkar edersen etsin IŞİD’a silah yollandığı saptandı diyordu. Putin de ima ederken eminim Amerika’dan da kontrol edilemez bir silah ticaretine dikkat çekmek istedi. Kimse bunu kabul etmeyecektir.

“Bizim cumhurbaşkanı terör terördür hepsini eşit olarak görüyoruz dedikten sonra PYD’yi terör örgütü olarak gördüğünü söyledi. PYD ve YPG Batı’da IŞİD’a karşı en etkin savaşı veren seküler güçler olarak görülüyor. Türkiye ise onları yaşatmayız diyor. PYD ile IŞİD’i aynı kefeye koymak uluslararası çevrelerde çok garip karşılanır. İç politikada bu kart sürekli oynanıyor. Amerika başından beri PYD’ye destek veriyor. Türkiye dışarıda bunu ne kadar söyleyebiliyor bilmiyorum.

“Türkiye, Kürt sorunu ile ilgili olarak müzakere masasına dönmeyecek sinyali alıyorum. Güneydoğu anadolu’da sokağa çıkma yasağı ve sivil ölümler görüyoruz. Bir tane gerilla öldürülmemiş. Sokağa çıkma yasağı hiçbir işe yaramamış demektir. Sokağa çıkma yasaklarının siyasi meşruiyeti yok oldu.”

Söyleşimizin İngilizcesi burada

Mart ayındaki söyleşimiz: Barış hemen olur mu?  

2014 Temmuz ayındaki söyleşimiz