suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2016 Salı

'Türkiye kendi sınırında kendi Gazze'sini yaratıyor'


Eski Irak ve Birleşik Krallık Büyükelçisi Ünal Çeviköz, Türkiye'nin Kürt sorununu çözememesi ve etnik kutuplaşmayı beslemeye devam etmesi durumunda, kendi sınırında bir Gazze yaratabileceğini söyledi.

Kadir Has Üniversitesi Yönetim Kurulu üyesi olan ve Radikal internet ortamında köşe yazıları yazan Çeviköz’le söyleşimizde öne çıkanlar özetle şöyle:

“Türkiye için önerim bir süre dış konularla ilgilenmeyi bırakması ve içeriye kendi zorluklarını çözmeye bakması ve Kürt sorununu çözmek için barış sürecini yeniden tesis etmesi; sonra, içerde istikrar ve güvenliği sağladıktan sonra, potansiyelini bölgedeki diğer ülkelere ilham kaynağı olmak için kullanması. Bu şekilde bölgesel sorunların çözümüne katkıda bulunabilmek için daha kendine güvenli olabilir.

“Soğuk Savaş sırasında bir tarafta NATO, diğer tarafta Varşova Paktı vardı. Soğuk Savaş yılları boyunca Almanya, Varşova Paktı ülkelerine karşı duran bir cephe ülkesiydi. Kuzeyde Norveç, güneyde ise Türkiye vardı. Almanya, Soğuk Savaş sırasında Ostpolitik denen zekice bir politika izledi. Doğu Almanya, Varşova Paktı’nın bir parçasıydı. Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın liderliğinde Doğu Almanya ile barışçı ve yapıcı ilişkiler başladı, iki kamp arasında tansiyonu azaltmak için diyalog gelişti.


“Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı parçalanmaya başladığında Doğu ve Batı Almanya arasında da birleşme süreci gördük. Bugün olansa şu: Avrupa’nın doğusu, batısı ve merkezinde barış var. Karşı karşıya gelmeler sadece eski Sovyet Birliği sınırlarında oluyor. Yeni çatışma alanı ise Akdeniz’in doğusuna, özellikle de Suriye’ye kaydı. Rusya ve yanında Baas rejimi ile İran, karşısında da Batı ve NATO ile müttefik olan Türkiye var. Bu yeni karşılaşma alanında Türkiye odak noktası. Eğer yeni bir Soğuk Savaş’tan söz ediyorsak, Türkiye de cephe ülkesi. Bu da tehlikeli bir gelişme.

“Eğer Türkiye, kendi Kürtleriyle problem yaşamasaydı, eğer Türkiye dışında yaşayan Kürtlere içerideki Kürtler aracılığı ile el uzatsaydı, bu, Soğuk Savaş sırasında Almanya’da görülen Ostpolitik’in yeniden tanımlandığı bir durum olarak ortaya çıkabilirdi. Kürtlerle barış yapmak için Türk tipi bir Ostpolitik gerekiyor.

Türkiye dış politikada bir hatadan diğerine gidiyor

“Stratejik derinlik konseptinin uygulanmasına karşı ciddi şekilde eleştiri var, ve eğer bu son 6-7 yıldaki Türk dış politikasının ana teorik arka planıysa, eleştirilerin kesinlikle haklı yanı var. 2002-2009 arasında Türkiye pozitif bir politika izledi ve örnek bir bölgesel aktördü. Tarafsız bir arabulucu olarak Suriyeli ve İsraillileri yakınlaşma görüşmeleri için bir araya getirmeyi başarmıştı. İsrail ve Filistinliler arasındaki görüşmeler için de yardımcıydı. Ancak dönüm noktası 2009 yılı başındaki Davos hadisesi oldu ve ardından Mavi Marmara olayı geldi. Bu olaylarla beraber Türkiye tarafsızlığını yitirdi çünkü daha önce hiç yapmadığı bir şekilde İsrail’e karşı zıtlık yarattı. Bundan sonra Türkiye engelli olmaya ve avantajlarını kaybetmeye başladı. Artık taraflı olarak algılanmaya başladı. Ve Türkiye bu algıyı değiştirmeye de yardımcı olmadı.

“Bugünse Türkiye dış politikada bir hatadan diğerine gidiyor. Suriye politikasındaki hatalarının yanında bir de dünyaya Sünni oluşumların yanında taraf oluyor izlenimini veriyor. Yakın zamanda İran dışişleri bakanı açıkça Türkiye’nin Suudi Arabistan’la yanyana olmasından mutsuz olduğunu söyledi. Eğer bölgede Şii ve Sünniler arasında bir fay hattı oluşuyorsa Türkiye bunun bir parçası olmamalı. Türkiye bu fay hatlarının ve bölen duvarların dışına çıkmalı. Korkarım, Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika bu konsepte tamamen karşı.”


Söyleşimizin İngilizcesi burada.

4 Ocak 2016 Pazartesi

‘2016'da Türkiye daha da tecrit edilebilir’


2015’in son haftaları dış ilişkiler konusunda sürprizli geçti. Türkiye’nin düşman bildikleri dost, dost bildikleri düşman listesine yazıldı. Peki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi Türkiye ve İsrail’in birbirine ihtiyacı var mı? Rusya ile gittikçe kötüleşen ilişkiler nereye gidiyor? Ya Türkiye’nin Suriye’deki “kırmızı çizgileri”? Yoksa 2016’da bu çizgilerin üzerinden mi geçilecek?

Bu haftaki konuğum Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Serhat Güvenç, 2015’in Türkiye için zor geçtiğini ancak 2016’da daha da zor günler olabileceğini söyledi.

“Türkiye’nin daha da fazla tecrit edildiğini ve yalnızlaştığını görebiliriz – bu ‘değerli yalnızlık’ değil. Tecrit ve yalnızlık zaten hiç de hoş bir şey olmamıştır,” diyen Güvenç şunları da kaydetti:

“Bir, iki yıl önce Ankara Türkiye’nin Ortadoğu’da düzen kurucu olacağına dair ihtiraslı amaçlar ifade ediyordu. Mevcut duruma bakınca Türkiye’nin artarak tecrit edildiğini görüyoruz. Türkiye, tecrit edilmiş bir aktör olduğu kadar, özellikle de Rusya ile yaşanan karışıklıktan sonra, kolay bir hedef haline de geldi.”


Güvenç bu bağlamda, Türkiye medyasında pek dile getirilmeyen ve 2015’in son günlerinde Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Belgrad ziyaretinde yaşananlardan bahsetti ve Davutoğlu’nun Belgrad’da pek hoş karşılanmadığını söyledi:

“Sırbistan’ın Rusya ile özel bağları var, bu durumda Türkiye ve Rusya arasındaki bir olayda Sırbistan’ın Rusya’nın yanında olacağını beklemek doğal ancak burada beklenmeyen, Sırp başbakanı tarafından kullanılan dilin aşikarlığı. Türkiye’den bazı gözlemciler bunu Türkiye’nin Balkanlar’da bazı dini gruplara yaklaşma girişimlerine bağladı ve bu da Sırp yönetiminin hoşuna gitmedi. Türkiye Balkanlar’da iyi amaçları olan bir ülke olarak algılanıyordu; bölgedeki çatışmaların içine sürüklenmeden her tarafla konuşabiliyordu ancak şimdi artan bir şekilde bölgedeki çatışmaların tarafı olarak görülüyor. Türkiye tarafsız arabulucu, mutedil aktör statüsünü kaybetti.”

Rusya ile ilişkilerin nereye doğru gittiği konusunda ise Güvenç, hızlı bir toparlanma beklemediğini ve Soğuk Savaş sonrası yaşanan türde bir ilişkiyi yeniden kurmanın da epey zaman alacağını söyledi.

“Çok büyük bir kriz beklemiyorum. Rusya Türkiye’nin tek başına kaldırabileceğinden çok daha güçlü. Bu yüzden Türkiye daha çok Batılı ortaklarına ve Batı güvenlik sistemlerine, özellikle de NATO’ya, dayanacaktır. “

Rusya’nın Suriye meselesinde Türkiye’nin müdahilliğini ortadan kaldırdığını söyleyen Güvenç, bu sayede iki ülke arasındaki potansiyel bir çatışma riskinin de azaldığını söyledi:

“Türkiye’nin kuzeyde askeri olarak en güçlü komşusu olan Rusya, şimdi güneyde de en güçlü askeri komşusu oldu. Bu Türk karar vericilerin Rusya ile ilişkilerde daha ihtiyatlı olmasına yol açacaktır. Bu durumda Türkiye’nin on yıllarca bir parçası olduğu geleneksel güvenlik sistemine daha fazla bel bağlamasını bekliyorum.”

'Türkiye'nin en kötü beklentisi gerçekleşecek'

2015’in son haftalarındaki bir gelişme de Amerika’nın desteklediği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDF) IŞİD’e karşı ilerleme kaydederek Tişrin Barajı’nı ele geçirmesi ve IŞİD’in başkenti olarak bilinen Rakka’ya doğru ilerleyeceği yolundaki haberlerdi. Güvenç, bu konuyla bağlantılı olarak neler beklenmesi gerektiğini de anlattı:

“2016’nın ilk haftalarında Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin aşıldığını görebiliriz. Bu güçler Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan batı doğrultusunda değil de güneyden ilerliyorlar. Suriyeli Kürtler bölgeyi muhtemelen kontrol edecek ve Türkiye’nin en kötü beklentisi gerçekleşecek.”

Türkiye’nin bölgedeki gelişmelere ayak uydurabilmek için dış politikada önemli değişikliklere gitmesi gerektiğini belirten Güvenç, böyle devam ettiği takdirde Ankara’nın gelişmelere şekil vermek için önünde fazla fırsat penceresi bulamayacağını söyledi.

Güvenç, Ankara’nın İsrail’le ilişkileri tamiri konusunda da “jeopolitik ihtiyaçlar” a dikkat çekti ve İran’ın uluslararası sisteme dahil edilmesiyle hem Türkiye hem de İsrail’in ağırlığının azalacağını, hal böyle olunca tarafların ideolojik ayrılıklarını bir yana bırakarak büyük bir çabayla ilişkilerini geliştirmeye çalıştığını ayrıca Türkiye’nin Karadeniz’de Rusya’yı dengelemek için gerek duyduğu savaş gemilerinin Amerika’dan gönderilmesi için İsrail lobisine de ihtiyacı olduğunu söyledi.

'Bağdat, Ankara'nın taraf tuttuğunu düşünüyor'

2016 bitmeden Irak’ta da önemli değişiklikler olacağını söyleyen Güvenç, Irak konusunda Türkiye ile Amerika’nın eski pozisyonlarından tersine döndüklerini söyledi:

“Türkiye 10 yıl önce Irak’ın toprak bütünlüğüne dair kırmızı çizgilere sahipti. Şimdi Türkiye ile Amerika bu konuda pozisyonları değiştirmiş görünüyor. Belli ki Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulsa Türkiye bundan rahatsız olmayacak; öte yandan Washington Irak’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunuyor. Bağdat hükümeti Türkiye’ye yakın değil ve Türkiye’nin bölgedeki sekter ayrılıklarda taraf tuttuğunu düşünüyor; Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığına son vermek istiyor. … Irak’ın kaderi tayin edildi ve Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki gelişmeler üzerinde etkinliğini azaltmak için bir çaba var.  2016 bitmeden küresel ve bölgesel güçlerin anlaşmasıyla Irak’ta değişiklikler göreceğiz.”

Güvenç 2016’da olumlu bir gelişme olarak Kıbrıs’ı işaret etti, adada normalleşme ve birleşme için son bir çaba olacağını belirtti:


“Kıbrıslı Türk ve Yunanlılar adada birleşme için yeni bir planı desteklerlerse bu Türk-Yunan, Türkiye-Kıbrıs ve Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde önemli bir paradigma değişimine yol açacaktır.”

Söyleşimizin detayları İngilizce olarak burada.

2 Ocak 2016 Cumartesi

‘2015’de mültecilere karşı daha yüksek duvarlar çekildi’

‘2015’de mültecilere karşı daha yüksek duvarlar çekildi’

Suriye’de savaş sürerken 200 binden fazla kişi hayatını kaybetti ve evlerini terk etmek zorunda kalan mülteciler 2015 yılında belki de daha önce hiç olmadığı kadar gündeme geldi. 4.2 milyon Suriyeli komşu ülkelere sığınırken, mülteci krizi 2. Dünya Savaşı’ndan beri görülen en büyük boyutlara ulaştı.

Bu haftaki söyleşi konuğum Suriye ve mülteciler konusunda araştırmalar yapan, bunun için Suriye’de de yaşamış olan Şenay Özden.


Mültecilerin güvenli ülkelere ulaşabilmelerinin önüne 2015 yılında çok daha yüksek duvarlar çekildiğini söyleyen Özden şöyle devam etti:

“Mülteci konusu 2015 yılında sadece güvenlik açısından büyük bir konu olarak ele alındı. Oysa odaklanılması gereken daha çok mültecinin güvenli yerlere kabul edilmesi olmalıydı.”

Özden’e göre, 2 milyon civarından Suriyeli’ye ev sahipliği yapan Türkiye’nin bütünleşme politikaları geliştirmesi, Suriyeliler için çalışma izni çıkarması ve Suriyeli çocukların okula gidebilmesi için acil eylem planları geliştirmesi gerekiyor.

“Türkiye’deki Suriyeli çocukların sadece yüzde 25’i okula gidebiliyor. Başta medya olmak üzere herkes Suriyeli mültecilere karşı nefret söylemi kullanmayı terk etmeli. Sendikalar da mültecilerin düşmanları olmadığının farkına varması gerekiyor; mülteciler de aynı ekonomik sistemden dolayı acı çektiğinden sendikalar mültecileri korumalı.”

Özden’le konuştuğumuz bir konu da Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) Türkiye’nin Batı bölgelerinde yakalanan mültecilere kötü muamele edildiğine dair raporuydu. Raporda mültecilere neredeyse işkence yapıldığını belirten kuruluş, Türkiye’nin mültecileri yasa dışı şekilde tutukladığını ve sonra da geri gönderdiğini belirtiyor. Özden’in raporda anlatılanlarla ilgili yorumu şöyle:

“Bunları Suriyeli’lerin kendilerinden de duydum. Yasalar Suriye’ye geri gönderilemeyeceklerini yazmasına rağmen bir geri dönüş metnini zorla imzalamaları isteniyor. Tutuklu halde önlerine iki seçenek sunuluyor, ya Suriye’ye geri dönecekler ya da tutuklu veya mülteci kampında kalacaklar. Raporda kötü muamele gördüklerine dair yazılanlar doğru. Nitekim meşhur Kumkapı denetim merkezinde başlarına gelenleri biliyoruz.”

Söyleşimizin çok daha detaylı olan İngilizcesi burada

22 Aralık 2015 Salı

‘Türkiye-AB anlaşması ahlaki değil’


Bu haftanın konuğu Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerini yakından takip eden akademisyen Senem Aydın-Düzgit. Avrupa’ya mülteci akınını engellemek için üzerinde anlaşmaya varılan planın etik olmadığını savunan Aydın-Düzgit, bu anlaşmanın aynı zamanda ilişkilerde bir geriye adım olduğuna da vurgu yaptı ve AB ile Türkiye arasında adeta 1990’lı yıllardakine benzer bir ilişki tarzına dönüldüğünü söyledi:

“Bu tarz bir ilişki yani stratejik ortaklık ya da ‘imtiyazlı üyelik’ Avrupa’nın sağ siyasetçileri tarafından başından beri destekleniyordu. Bu tip bir ilişki Türkiye’nin AB üyeliğini sadece sözde destekler, asıl odaklandığı göçmenlik ve enerji gibi anahtar konulardır ve Türkiye’den AB’ye vizesiz seyahat ihtimali için bazı fonlar ayırır.”


Aydın-Düzgit’e göre bu tip bir ilişki Ankara’nın da işine gelir çünkü AB tarafından hükümet üzerinde demokrasi ve insan hakları alanlarındaki ana eksikliklere yönelik baskı yoktur.

Türkiye ve AB’nin mülteciler konusunda yaptığı anlaşmadan sadece birkaç gün önce tanınmış iki gazeteci, Can Dündar ve Erdem Gül, hapse atıldı. Nedeni ise hükümet tarafından Suriye’ye silah gönderimi yapıldığı iddiasıyla ilgili yaptıkları haberdi. Türkiye’de muhalefet, yurt dışında ise uluslararası kuruluşlar gazetecilerin hapse atılmasını kınadılar.

Hapisteki gazetecilerin sayısı artan Türkiye’de yüzlerce dava da “başbakan ve cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yurttaşlara karşı açılıyor.

AB ile Türkiye arasındaki anlaşmaya gelince, pek çok gözlemci planın etkin bir şekilde uygulanacağına dair şüpheler taşıyor.

Vize serbestisinin Türkiye vatandaşlarının oraya yerleşmesini sağlamayacağını belirten Aydın-Düzgit’in görüşleri şöyle:

“Geri kabul ve vize konusu yıllardır müzakere ediliyor ancak Suriye ve mülteci kriziyle beraber bambaşka bir boyut kazandı. Zaten bunun uygulanmasına dair şüpheler vardı, şimdi mülteci krizi ile beraber uygulanmasının daha da zorlaştığını düşünüyorum. Evet, Türkiye tarafından kriterler yerine getirilecek ama üye devletlerin de onay gerek. Üye devletlerin bir çoğunda sağ görüşler yükselişte. Hem siyasi hem de teknik nedenlerden ötürü bu anlaşmanın çok zor ilerleyeceğini düşünüyorum. Kaldı ki Türkiye-AB ilişkileri bakımından daha da zor bir döneme girilebilir. İki taraf arasında zaten güvensizlik artar, daha da artacaktır ve bu da farklı alanlarda işbirliği olanaklarını ve de nihai AB üyeliğini daha da tehlikeye atacaktır.”


Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Senem Aydın-Düzgit’le söyleşimizin İngilizcesi burada.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Profesör İlter Turan: Türkiye daha da izole edilecek


Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi profesörü İlter Turan söyleşimizde Türkiye’nin tutarlı olmayan politikalarından ötürü, ülkenin uluslararası sistemden gittikçe dışlanacağı değerlendirmesini yaptı.

Söyleşimizden çarpıcı bölümler özetle şöyle:

“Türkiye, dünya meselelerinde etkili olma potansiyelini kendi elleriyle yok ediyor. Ayrıca politikadaki çözülmenin çok problemli ekonomik sonuçları da olabilir – yatırımlar ve ihracat düşebilir. Bunun yanı sıra Türkiye iç barışı sağlamakta zorluklarla karşılaşabilir.

“Göçmenleri Avrupa Birliği ülkelerine giderken, Türkiye ilk duraklardan biri olduğu için insan kaçakçılığını önlemede AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. … Ancak Türkiye’nin eli güçlü olduğu varsayımı ile AB’den pek çok taviz koparabileceğini sanmak geçmişte olduğu gibi yanlış hükümler içerebilir. … 2003’de Irak’ın işgali sırasında Amerikan ordusunun Türkiye’den geçişine izin vermeyerek Türkiye işgali durduracağını zannetmişti ancak böyle olmadı; sadece işler daha zor ve karışık hale geldi.

“Mülteci krizinden ayrı olarak Bay Erdoğan Avrupa’dan Suriye konusunda Türkiye’nin pozisyonunu desteklemesini istiyor. Bu çok aktörün dahil olduğu karmaşık bir problem NATO, Amerika ve Fransa bu çatışmaya son vermek için uğraşıyor. Ancak AB burada çok önemli bir aktör değil. AB’nin ilgilendiği konu daha çok mültecilerin Türkiye ya da başka yollardan AB ülkelerine girmesine izin verilmemesi. AB’nin bu dar ve bencil pozisyonu Türkiye’yi mutlu etmiyor.


“Türkiye’nin Suriye konusundaki beklentilerini uluslararası toplum paylaşmıyor. Uluslararası toplum, IŞİD’in yakın bir tehdit olduğu konusunda birleşiyor ve Başar Esad’ı da çözümün bir parçası olarak görmeye meylediyorlar. Türkiye’nin Esad’ın gitmesi konusundaki ısrarını uluslararası toplum desteklemiyor. Bu da Türkiye’nin istediğini almasını zorlaştırıyor. Rusların hesaplarına göre de Suriye’de kritik bir pozisyon sahibi olmak Türkiye’yi mutlu etmekten daha önemli. Bu durumda önemli ve zor seçimler yapmak gerekiyor. … Mesela Türkiye’nin savunma ve enerji hizmetlerini temin etme politikalarını tekrar gözden geçirmesi gerekebilir.

“Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmek istediğini sanmıyorum. Rusya, buradayım diyerek yapmak istediğini yaptı; önemli bir aktör olduğunu gösterdi. Rusya, sınırları test ediyor.

“Son 12 yılda, AK Parti döneminde Türkiye’nin dış politikasında önemli değişiklikler oldu. İlk dönemde dış politika geleneksel dış politika ile uyumluydu ve Batı yanlısıydı. Sonraki evrede, Türkiye bölgede arabulucu rolüne soyundu ve bunda iyiydi. Türkiye bu dönemde bölgede barış ve istikrarın merkezi olarak görülüyordu. Ancak Arap Baharı ile beraber Türkiye’nin politikası çok değişti ve Türkiye Müslüman Kardeşler tipindeki hareketlerin liderliğini üstüne almaya çalıştı.

“Uzun vadede bu hareketler başarı kazanmadı ve Türkiye’nin umutları suya düştü. Artık politikanın belirlenmesi de çok farklı oluyor. Politikayı Cumhurbaşkanı Erdoğan belirliyor. Belirlenen politikalar iyi düşünülmüş değil, dili çok şahsileşti. Oysa dış politika bir ekip işidir.

“Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan son zamanlarda Ruslara dedi ki, ayaklarını denk almazlarsa kaybedecekleri çok şey var. Bunu böyle düşünebilirsiniz ancak bu şekilde temkinsizce söylememeniz gerekir.


“Türkiye, Suriye konusunda pozisyonunu değiştirmezse izole edilir. … Dışlanmaz ama daha basitçe söylersek Suriye ile ilgili olarak alınacak kararlara, mekanizmalara dahil edilmez. … Zaten bunun bir kısmı hali hazırda yapılıyor.”

Söyleşimizin İngilizcesi burada.

Profesör İlter Turan'la 29 Mart 2009 yerel seçimi sonrasında yaptığımız söyleşide, Turan seçmenin demokratik yolları tercih ettiğini vurgulamıştı. Seçim sonuçlarına göre AKP iki büyükşehir, 11 il, 35 ilçe kaybetmiş, CHP 1 büyükşehir, 4 il, 38 ilçe daha kazanmıştı. MHP 5 il, 56 ilçe daha kazanırken DTP de 4 il ve 19 ilçede daha belediye başkanlığını almıştı. O zaman Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, sonuçtan çok memnun olmadığını ve gereken mesajı çıkartacaklarını söylemişti.

Prof. Turan'la 2009 yılındaki söyleşimiz burada.

4 Ağustos 2015 Salı

Siyasi rezillikleri örtbas ya da “wag the dog”


“Wag the Dog” 1997 Amerikan yapımı bir siyasi komedi filmi. Amerikan başkanının dahil olduğu bir seks skandalının kapanması için uğraşmakta olan danışmanları, başkan Çin’de iken uydurma bir savaş senaryosuyla kamuoyuna skandalı unutturmaya uğraşırlar.

“Wag the dog” deyimi “kuyruk köpeği sallıyor eğer köpek akıllı olsaydı kuyruğu o sallardı” açıklamasından türemiş. Filmde insanları gerçek olmayan olaylara inandırarak gündem değiştirme, rezillikleri örtbas olduğunu görüyoruz; buna en çok yardım eden de medya.

Türkiye’deki savaş kurgu değil gerçek. Dolayısıyla komedi olacak bir hali yok. Eğer iddialar doğruysa, savaşı bile isteye çıkarmaya yardım eden bazı siyasi liderler ve ulaşmak istedikleri kirli çıkarlar varsa, bunun bedelini onlar da öder.

Bu haftaki konuğum güvenlik ve terör konularında uzmanlaşan, akademisyen Sedat Laçiner. 2011-2014 yılları arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Laçiner, şu sıra aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler bölümünün başkanı.

Gündemdeki gelişmelere ilişkin sorularımı yanıtlarken siyasi örtbaslara da ışık tuttu.

*** CHP ve HDP son terör olaylarının araştırılmasına evet derken, AKP ve MHP hayır dedi. Kim terörün arkasında ne olduğunu ve terörün maşasının kim olduğunu öğrenmek istemez; buna anlam verebildiniz mi?

Güvenlik oksijen gibi, varken insanlar hiç ondan bahsetmezler ama azalmaya başlayınca panik halinde sadece ondan bahsederler. Dolayısıyla güvenlik konusunun insanlara bir şeyler yaptırma özelliği vardır. İnsanlarda güvensizlik hissini uyandırırsanız,  hatta birkaç silah ve bomba da patlarsa, insanlar emrinize amade olur. Güvenlik sorunları gündem değiştirici bir araçtır; kitleleri hareket ettirmek, bir ülkenin iç veya dış siyasetini bir yere yönlendirmek için bilinçli ya da bir güdü olarak kullanılmıştır. Güvenlik meselesi nasıra da benzer; bazı insanların ayaklarında nasırları vardır, basınca bağırır. MHP bu konularda nasırı olan bir partidir ve milliyetçi hisleri olan kişiler de böyledir; rasyonel veya değil, basınca tepki verirler. AKP çözüm sürecinin olumlu etki yapmayacağını anladığında ve HDP’nin yüzde 10 barajını aştığını anladığında masayı dağıttı. Seçimlerden sonra korkulu senaryolar gerçek olup, Erdoğan’ın haklı olduğu anlaşılınca çözüm sürecini tamamen yok etmek hükümet politikasına dönüştü.

Hükümet Erdoğan’dan bir gün bile ayrılamaz; değil koalisyon, bir genel müdürlüğü bile başka partiye veremez. O nedenle ne yapıp edip iktidarda kalması gerekiyor. Koalisyona Erdoğan izin vermez. Çok ince bir strateji izleniyor; AK Parti’nin karşısında yüzde 60 blok vardı; seçim sırasında CHP de, MHP de, HDP de, SP de aynı cümleleri kurdu. Erdoğan’ın hedefi bu bloğu dağıtmaktı. Geçtiğimiz günlerde Beşir Atalay parti teşkilatlarına bir mektup yolladı ve orada yüzde 60’ı yıktık, dağıttık diye başarılı olduklarını sevinerek anlatıyor. Bloğun zayıf halkası, MHP ve HDP’nin terör meselesine bakışındaki zıtlıktı; yani MHP nasıl olur da PKK’ya yakın olduğu düşünülen bir partinin de olduğu blokta yer alır? O zayıf halka üzerine çalışıldı ve vuruldu; zayıf halka koptu. MHP dediğim gibi nasırı olan ve oraya vurduğunuzda ses çıkaramayan bir parti. MHP ile AKP arasında bir koalisyon kurulsa bu kadar başarılı olamazdı.

AK Parti seçimde 9 puan gibi bir kayıp yaşadı; olağanüstü bir kayıp. Bazı AK Partililer hatalarımızı gördük ve ders almalıyız diye değerlendirdiler bunu. Ancak Erdoğan, hata denen hususlarda asla tersine dönemez. Erdoğan karşı mevziiyi yarıp geçme operasyonu uyguluyor ve ikincisi, hata denen şeyleri konuşmama stratejisi izliyor.

‘Amaç HDP ve MHP’den oy almak’

*** Nedir bu hatalar?

Yolsuzluk, usulsüzlük, parti bürokrasisinin ve bakanların yolsuzluk iddiaları dosyalarının kapatılması, bunları inceleyen hakim ve savcıların hapsedilmesi, kibir, hoyratlık, bu ülkenin sahibi sadece benin havası… Bunların hepsi Erdoğan’ın çevresinde oluşuyor. Erdoğan siyasete girdiğinde 3 “y” yi kaldırmak üzere gelmişti; Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar. Günün sonunda bu üçünde de tersine dönüş var. Bu da AK Parti’nin tek bir şahsın idaresinde çalışmasına bağlı. Erdoğan denetiminde ekonomi, sanayi, finansman, medya ve bürokrasi var. De facto Erdoğan’ın kontrolünde, ihaleleri aynı isimlerin aldığı bir ekonomi var. Bu hataların tek bir tanesi bile konuşulsa, bu Erdoğan’ın sonu demek çünkü yapılanlar hukuksuz. Tabi Erdoğan mahkemelerde hükümete dost hakim ve savcılar olsun istediği için diğerlerini “paralel” ilan edip uzaklaştırıyor.

*** Başta bahsettiğiniz, çözüm sürecini yok etme politikası ne zaman başladı?

Mart ayında Nevruz’da başladı. Anketler gösterdi ki, meclise bir dördüncü parti de girmeyi başarırsa AK Parti tek başına hükümeti kuramayacak. O yüzden HDP’ye karşı suçlamalarla oyunu azaltma ve ikinci olarak MHP’ye giden oyları alabilme çalışmaları başladı. HDP geçmişte görmediğimiz kadar ılımlı konuşmasına rağmen, PKK’ya silah bırakmasını dahi söylemesine rağmen, hükümet Demirtaş ve HDP’ye çok sert saldırıyor. Umudu, HDP’ye giden, MHP’ye giden oylardan ve bir de sandığa gitmeyen AK Parti’ye küskün seçmenden oy alabilmek.

‘AK Parti hükümeti kimseye bırakmaz’

*** Bazı kamuoyu araştırmaları AK Parti’ye verilen oyların yüzde 4’ü kadarının Kürtlerden geldiğini gösteriyor. Kürtler üzerinde baskı artarsa AK Parti’nin bunları da kaybetme ihtimali konusunda ne düşünüyorsunuz?

Tabi seçimde ne olacağını bilemeyiz ama Erdoğan’ın yaptığı hesap bu; gidecek olan Kürt oylar zaten gitti daha fazla gitmez diye düşünüyorlar. Şu da var; PKK terör eylemi yapınca bazı Kürtleri de korkutuyor; diyelim ki Hakkâri’de Kürt’sünüz ve PKK’nın yanında değilsiniz, oradan sizi kovuyorlar, yaşatmıyorlar. Zaten AK Parti çok oy istemiyor – HDP barajın altına insin, AK Parti de birkaç puan yükselsin ve hükümeti kursun; hükümet kimsenin eline geçmesin.
Burada en çok HDP’ye yazık ediliyor. Türkiye’nin terör tarihinde en büyük sorun oturup konuşacak bir sivil heyetin olmamasıdır. Geçmişte PKK’nın kurdurduğu partiler vardır ama hiç biri Sinn Fein gibi değildir – bir beyin takımından ziyade ayak takımı muamelesi yapılan kişilerdir. Asıl yönetici PKK’dır. İlk defa olarak 2015 Haziran seçimlerinde bir Kürtçü parti, Türklerden de oy olarak yüzde 13 üzerinde oy aldı ve bu oyları PKK sayesinde almadı, hatta PKK’ya rağmen aldı. PKK eylem yapsaydı o oyları alamazdı; PKK eylem yapmadığı için insanlar oy verdiler. Bu çok büyük bir şanstı. Silahlı militanlı görüşlerin silahsız olarak gündeme taşıma imkânı doğmuştu. Bu Türkiye’de ilk defa oldu ve bundan yararlanmak gerekirdi.

‘Hedef erken seçim’

*** Bu dediklerinizden geçici hükümetin teröre karşı filan politika üretmek derdinde olmadığı, tek derdinin iktidarda kalabilmek olduğu anlaşılıyor…

Hükümet hiç bir şekilde bir terör ve güvenlik mülahazasında değil. Onun odaklandığı tek konu hükümete kalabilmek ve erken seçim yapıp siyasi hedeflerine ulaşabilmek.

*** Bu arada hükümet sözcüsü Bülent Arınç çözüm süreci mutlaka devam edecek gibi beyanatlar 
veriyor. Bu sözlerinin bir önemi var mı?

Bülent Arınç oyun kurucu değil; hatta Davutoğlu da oyun kurucu değil. Tek bir oyun kurucu var, o da Erdoğan. Ayrıca MİT müsteşarı, eski içişleri bakanı Efkan Ala gibi birkaç kişi daha var. Fiili bir Erdoğan başkanlık rejimi gibi bir rejim işliyor.

*** Suruç saldırısı hakkındaki yorumunuz?

Suruç klasik bir IŞİD saldırısı gibi değil, şüpheli bir saldırı. Belli ki bu yerel bir eylem. Türkiye IŞİD’i gibi bir şey varsa onun eylemi, yani Türkiye içinde alınmış bir karar; Rakka veya Suriye’den talimat gelip yapılmış değil. IŞİD’ın Suriye’de savaştığı PYD’nin ya da PKK’nın Türkiye’de yansıması olan bir gruba yapılmadı bu eylem; sosyalist bir grup üniversite öğrencisi genç toplanmış, evet Kobani’ye yardım için toplanmış ama bu eylem belli ki Türkiye iç siyasetine oynamak için yapılmış bir “masterpiece” yani çok güzel ayarlanmış. Bu eylemi IŞİD gibi bir örgütün yapabileceğini sanmıyorum, Türkiye içinde belli ki birilerinin yönlendirdiği tuhaf bir eylem ve araştırılması lazım.


‘Zihnimizle alay ediliyor’

*** Kim yaptırmış olabilir? Bu konuda başka neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de Maraş, Çorum, Sivas-Madımak olayları gibi pek çok kışkırtıcı eylem vardır; ülkeye yön vermek, politikaları değiştirmek, kitleleri çarpıştırmak için sanki bir gizli el gelir ve yapay bir eylem gerçekleştirir. Suruç’taki eylem bana bunu hatırlatıyor; klasik bir IŞİD eylemi değil. Az önce konuştuk, hükümetin çözüm süreci politikaları, seçim sonucu nedeniyle bir anda ters yüz oldu. AK Parti’nin çözüm sürecindeki tavrı 180 derece değişti. AK Parti’nin, Amerika’nın talepleri konusundaki tavrı da böyle, 180 derece değişti – Amerika, İncirlik üssünü IŞİD’e karşı kullanmak istiyordu, lojistik olarak kendi açısından mantıklı bir talepti ve Türkiye’ye sen katılmasan da olur, bize er yeter diyorlardı. Ancak Türkiye direniyordu. Bu konuda AK Parti bir anda değişti ve Amerika ne istediyse verdi. Ne olur da böyle bir şey olabilir de hem Kürt sorununda, hem Amerika konusunda bu kadar değişir? Çok önemli bir değişiklik olmadı ama seçim oldu. Ne oldu? Ölüm korkusu. Bunlar Erdoğan hükümetinin kendini koruma refleksleri çünkü Erdoğan’ın karşılaştığı tehdit ölüm tehdidi gibi, siyaseten bitirilmesi ve bu tehdit bütün ailesini kapsıyor – mahkemelerle ve ağır suçlamalarla karşılaşmak. Burada Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiği iddiaları var.

*** Batı medyasında sıklıkla daha fazla dile getiriliyor bu iddialar…

Bu bir kıskaç gibi daralıyordu ve seçimlerden hemen sonra da Amerikan başkanının bu konuda, IŞİD’ı engelleme konusunda Türkiye’nin üzerine düşeni yapmadığı konusunda; ardından Avrupa Parlamentosu’nun benzer bir açıklaması oldu. Hatta Erdoğan’ın Lahey’de yargılanmasının söz konusu olduğu da konuşuluyordu. Ancak Kürt politikası değişip hükümet milliyetçi bir düzleme geçince ve Türkiye Amerika ile anlaşınca hükümet üzerindeki baskılar bir nebze azaldı. IŞİD’a karşı iki bomba attık mı attık – sonrasında ne yapıldığı ayrı bir konu – İncirlik de Amerika’ya açıldı. Yoksa bu kadar kısa sürede kimsenin ideolojisi, siyaseti değişmez. Erdoğan yine de Suriye’de bir Kürt devleti kurulmasına her ne pahasına olursa olsun karşıyız diyor, hatta PYD’nin IŞİD’den farkı yoktur diyor. Öte yandan İncirlik’ten kalkan uçaklar IŞİD’a karşı savaşan PYD’yi de korumuş oluyor. Yani zihnimizle alay ediliyor.

‘PKK’nın ana unsurları Kandil’de değil’

*** Hatta Kuzey Irak’taki PKK da IŞİD’a karşı savaşıyor…

Evet, ancak PKK orada bazı söz dinlemezlikler yapıyor. Kuzey Irak Barzani’ye ayrılmış durumda ve Barzani PKK’nın oradan çıkmasını istiyor. PKK da hem orayı Barzani’ye bırakmak istemiyor hem de Türkiye’ye karşı Kandil’de kalmak istiyor. Böyle bir sorun var. PKK oradan çıkıp Suriye’ye taşınsa ve PYD olarak varlığını devam ettirse terör örgütü olmaktan çıkacak hatta Amerika’nın ve Batı’nın koruma kalkanı altına girecek. Bunlar Amerika’nın arzu ettiği şeyler ve PKK’nın Barzani ile didişmesinden mutlu değil. Amerika istediğini aldı; stratejisi şu: PYD’nin alanını genişletmek ve IŞİD’a karşı bir unsur oluşturmak. Zaten terörle mücadelenin en az maliyetli ve etkin yolu teröristin karşısına onunla doğal olarak mücadele edecek bir aktörü çıkarmaktır. Türkiye ne istediğini bilmediği için hiçbir şey alamadı. Türkiye Kandil’de dağları, ovaları vuruyor; 190 kişiyi öldürdük diyor yani 130 hedef bombalanmış 190 kişi vurulmuş; her bırakılan bombada iki kişi bile ölmemiş. Ayrıca bu rakam sadece Türkiye’ye ait bir tahmin. 190 kişi ölür 3000 kişi katılır örgüte. Televizyonda haberlerde Diyarbakır’dan altı F16 havalandı diyor; Kandil’dekiler televizyon izlemiyor mu? Herkes önlemini alıyor. PKK’nın ana unsurları zaten Suriye’de savaşta, Kandil’de değil… Bombalamanın Türkiye’ye ekonomik maliyeti olacak; ekonomi zaten bıçak sırtında.

*** Erdoğan, Suriye-Türkiye sınırında bir Kürt devleti kurulmasına neden bu kadar karşı? IŞİD’le komşu olmak Türkiye için tehdit olarak görülmüyor ki?

Erdoğan’ın bakış açısında IŞİD Kürtlerden daha tehlikeli değil. Bu Erdoğan’ın gazetesi olarak bilinen gazetelerde PYD, IŞİD’dan beter diye başlıklar atıldı. Oysa IŞİD Müslümanı tehdit olarak gören bir Müslüman örgüt. Türkiye için çok büyük bir tehlike ve Türkiye’nin hem İslam anlayışını tehdit ediyor hem de terör ve güvenlik sorunlarına yol açıyor. AK Parti hükümeti bunu baştan beri tehdit olarak görmedi; Erdoğan’a yakın bazı isimler bunu Batı kurdu gelir geçer diye düşündüler; bazıları da Müslümandan zarar gelmez, kontrol ederiz düşüncesinde oldular. Ancak dört beş yıl içinde IŞİD çok büyüdü, Türkiye’de yayıldı ve hücreleri oluştu. Erdoğan hala IŞİD’i büyük bir tehdit olarak görmüyor. Hükümet siyasi romantik İslamcı ve AK Parti içinde Erdoğan’ın mehdi olduğunu düşünen çok insan var. Bir boyutuyla IŞİD’i ehven-i şer olarak gören ve kontrol altında tutarsak bize dokunamaz gibi bir yaklaşım var; Esad’ın hakkından ve bölünme yanlısı Kürtlerin hakkından bu gelir görüşü var.

‘Güvenli bölge konusunda bir mutabakat yok’

*** IŞİD’ı gerçekten yönetebilir mi Türkiye?

Yönetmesinin karşısında iç ve dış itirazlar var. Özellikle Amerika’nın korkutucu bir itirazı var çünkü Amerika zaten bu politikayı beğenmiyor ve Türkiye’nin bu tutumu nedeniyle Amerika yol alamadığını düşünürse, uluslararası toplumda, Lahey’de Türkiye hakkında “failed state” gibi bir algı oluşturabilir. İçeride de sol çevrelerde, IŞİD’in hedef aldığı inanç gruplarında tepkiler var. Türkiye Kobani alındıktan sonra paniğe kapıldı ve Afrin ile Kobani arasındaki o dar koridorun IŞİD’in elinden gideceği endişesi Türkiye’yi rahatsız etti ancak Türkiye bu durumu IŞİD’i destekleyerek çözemeyeceğini de anladı – yani o dar koridorda IŞİD’ın olmasının Amerika için Batı için kabul edilemez, tartışılamaz ve konuşulamaz olduğunu anladı. Türkiye buna müsaade ederse sonu kötü olur, onu anladı. Bunun üzerine Türkiye bir orta yol buldu ve sınırda IŞİD istemiyoruz dedi ve Türkiye oranın PYD’nin eline geçmesine de karşı.

***  Ve güvenli bölge kurulsun meselesi gündeme geliyor diyeceksiniz sanırım değil mi?

Güvenli bölge meselesi konusunda bir kafa karışıklığı var. Amerikalılar oraya inmek istemezler. Güvenli bölge konusunda bir mutabakat yok. Türkiye diyor ki orayı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) korusun; neden PYD korumasın? Türkiye’nin kaygıları yüzünden. Bunlar gerçekçi değil, oranın kalıcı şekilde bir koridor olması için oraya Türk askerinin girmesi gerek. ÖSO’nun oraya gelip savunması kolay değil. Türk askerinin girmesi de işgal gibi de algılanabilir.

*** Amerika güvenli bölge konusunda Türkiye’ye destek verdi deniyor ama yapılmış bir anlaşmayı görme olanağımız yok. Ne oluyor?

Türkiye’de geçici bir hükümet var ve askeri anlaşmalar yapıyor ve bu anlaşmaları diğer partilerle mecliste paylaşmıyor.

*** CHP’nin bu gidişata karşı yapabileceği bir şey var mı?

Erdoğan’ın şansı muhalefetin zayıf olması ve kendi içindeki kavgalarla malul olması. CHP şunu yapabilirdi; bahsettiğim politikalar içinde oyunu değiştirebilecek unsur 17-25 Aralık olabilir. CHP bunu meclise getirip mahkemeye taşıyabilirse oyun değişebilir. Erdoğan’ın bütün o networkü dağılır. Muhalefet Kuzey Irak politikasını eleştirse ne olacak? Zaten hükümetin istediği de gündemin değişmesi.

*** HDP’nin yapabileceği bir şey var mı?

HDP burada en büyük kurban. Görünen o ki, AK Parti ve PKK farklı araçlarla HDP’yi yok ediyor. PKK, HDP’nin kendi emrine girmesini istiyor; AK Parti de yüzde 10’un altına inmesini istiyor. Siyaset yapmaları zor bu durumda. Yapabilirlerse, silahlara karşı durup her bir cinayetin yanlış olduğunu söyleyebilirler. Bunu yaparlarsa Kürtçü cenahta nasıl karşılık bulacağı bir sorun. Öcalan konuşturulsa belki farklı bir durum olabilirdi ama o da konuştuğunda hükümet lehine konuşmayabilir diye bir açıklama yapmasına izin verilmiyor.
‘Türkiye, Irak’ta yaptığı hataları Suriye’de tekrar ediyor’

*** Peki, PYD konusuna geri dönersek, Suriye’de bir Kürt devleti kurulması meselesine Türkiye neden bu kadar tepki gösteriyor? Bunu Türkiye’ye ne zararı olabilir?

Türkiye, Irak’ta yaptığı hataları Suriye’de tekrar ediyor. Irak’ta bir Kürt oluşumuna Türkiye şiddetle karşı çıkmıştı ancak bir Kürt devleti kuruldu ve bunu yaşamasını Türkiye temin etti; meclis binasına kadar Türk müteahhitler yaptı; boru hattı oluşturdu, hem satıyor hem satın alıyor oradan… Türkiye’nin ilk yaptığı ile son yaptığı birbirinin tersi, sen ne yapıyorsun; iç siyasete mi oynuyorsun? İ siyasette mantıklı olan dış siyasette olmaz ve sizin aleyhinize bir durum doğurur.

*** Bu mu oluyor Türkiye’de?

Evet, ikincisi de ideolojik yaklaşımlar var. Irak Kürdistanı meselesinde Türkiye Kemalist ideoloji ve askerlerin etkisiyle o yanlışları yapmıştı; bugünse Osmanlıcı ideolojinin etkisiyle hatalar yapıyor; PYD’ye PKK gözüyle bakıyor, kâbuslar görüyor ve o kâbuslarla hareket ediyor. Oysa Türkiye PYD ve PKK2yı ayırabilirdi, Amerika’nın istediği gibi silahlı PKK’yı PYD içinde eritip daha meşru bir çizgiye çekebilirdi. Türkiye’nin bir Türkmen politikası da olmadığını görüyoruz. Türkiye onları PYD gibi bir güce çevirebilir, PYD ile beraber hareket ettirebilirdi. Kerkük eridi gitti; Türkmenlerin önemli kısmı Basra tarafına Şiilerin olduğu yere gittiler ve bir kısmı başka yerlere dağıldılar. Suriye içinde eninde sonunda bir Kürt oluşumu olacak; bunun Türkiye’ye dost olması daha faydalı.

‘Türkiye tüm çalışmalarını Suriye’de kendi elleriyle gömdü’

*** Türkiye’nin Suriye politikasını eleştiriyorsunuz. Neler yapabilir bu noktada Türkiye?
Türkiye’nin Suriye politikası tam bir felaket oldu. Türkiye 2002’den beri kurmak istediği diyalog üzerine dayalı Ortadoğu projesini kendi elleriyle boğdu. Beşar Esad ile iyi bir diyalog vardı ve turizm, ticaret gibi konular ön planda tutulmuştu. Bunlar ümit vericiydi. Buna Mısır’ı ve en son halka olarak İsrail’i de eklemek mümkündü. Türkiye tüm bu çalışmalarını Suriye’de kendi elleriyle gömdü. Ortadoğu rejimlerinden yapabileceklerinin ötesinde ve yapabilecekleri sürenin altında taleplerde bulunmak gerçekçi değil. Çin veya Rusya çok mu demokrat? Dünyada devletler var ve dünya adil bir yer değil. Her şeyi hemen değiştiremeyiz. Diktatörlükler hoş yönetimler değiller ama bunları da bir gecede değiştiremeyiz. Irak’ın işgali doğru değildi, özellikle dindar kesimler Amerika geliyor ve Müslüm toprakları bombalıyor diye itiraz ettiler. Şu anda ne olur? Müslüm toprakları Müslümanlar bombalıyor; Suudi Arabistan Yemen’i bombalıyor, IŞİD Müslümanları bombalıyor; Amerika da yine Müslümanların talebiyle destek olmaya geliyor. Buradan bir kan davası, mezhepler savaşı olmaması için Türkiye mezhepler üstü değer ve çıkarları ortaya koyup savunmalı; mesela, müreffeh bir Ortadoğu. Siyasi meselelerden uzak durmak gerek çünkü siyaset yapabilmek için bir zemin olması gerek. Avrupa Birliği hemen olmadı, Avrupa Kömür Çelik olarak başladı. Ortadoğu için de bu geçerli; önce silahları susturmak, buna katkı vermek, akabinde diyalog başlatmak ve siyasi olarak çetrefilli konuları arka plana koymak gerekir. Ve siyasetin kaidesi olabilecek iktisadi, içtimai zemini hazırlamak gerek. Bu bir gecede yapılamaz ama bu yönde yatırımlar yapılabilir. Mesela, Suriye’den gelen kişileri bu yönde eğitebilir ve yeniden Arap dünyasına bu vizyonu savunacak kişiler olarak götürebilirsiniz. Trajiktir, Osmanlı devleti Suriye’yi o kadar yıl yönetmiştir ama Suriye ile ilgili olarak bakıyorsunuz dişe dokunur kitap yoktur. Yeni bir Ortadoğu inşası hayalinden vazgeçmemek lazım ama bunu sert değil yumuşak güç üzerine kurmak lazım çünkü Türkiye’nin öyle bir sert gücü yok.

Söyleşimizin İngilizcesi burada.


13 Temmuz 2015 Pazartesi

Barışın önündeki dirençli engeller


Suriye’deki savaş kuşkusuz Türkiye için güvenlik tehdidi oluşturmakta, ancak bu tehdit bazen abartılı olarak kamuoyu önüne sürülmekte ve toplumun korkuları körüklenmekte. Son zamanlarda, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP çevreleri Suriye ile ilgili tehditleri yine gündeme çıkartıp sınırda bir tampon bölge kurulmasını destekliyor.

“Monday Talk” konuğum, Kürt sorunu ve uzlaşma konusunda çalışan akademisyen Ayşe Betül Çelik, Suriye’de savaş çıktığından beri Türkiye sınırında bir güvenlik tehdidi olduğunu belirtiyor, hem “neden şimdi?” sorusunu soruyor hem de yanıtlıyor:

“Bunun yanıtını biliyoruz. Erdoğan, Rojava kantonlarının birleşmesini istemiyor. Irak Kürdistan’ı kurulduğu zaman, Türkiye’de askeri ve siyasi liderlerin  “aşiret lideri” olarak etiketledikleri Barzani’yi siyasi bir lider olarak kabullenmeleri zordu. Türkiye’nin güneyinde özerk bir Kürt bölgesinin kurulması Türklerin korkularını tetikliyor ve bu korkular barışın önündeki en dirençli engeller. Erdoğan’ın dili ve hükümet yanlısı gazetelerin Suriye konusunda yazdıkları bu korkuları besliyor. Bunun yanı sıra Irak Kürdistanı konusunda olduğu gibi şartlar değiştiğinde pozisyonlar da değişebilir.”


Çelik’e soruyorum, Türkiye’nin Kürt konusunu Ortadoğu’dan ayrı görmek mümkün mü?

“Değil, Kürtler Irak ve İran Kürtleri ile güçlü bağlar kurmak istiyorlar, bunu özellikle Suriye Kürtleri ile de yapmak istiyorlar çünkü Rojava, Abdullah Öcalan’ın modeli. Yani Rojava özerk bölgesi oluşturulurken Suriye’deki Kürt liderler, Öcalan’ın demokratik özerklik modelini örnek aldılar. Bu tür bir model İran, Irak ve Türkiye Kürtleri ile güçlü bağlar kurmayı ve Öcalan’ın demokratik konfederasyon modelinin hayata geçmesi demek. Güçlü bir Kürt hareketi de pazarlıkta Kürtlerin elinin güçlü olmasını sağlayacaktır.

“Türkiye’nin PKK ile pazarlık yaparken, ISIL’a karşı savaşan YPG/YPJ güçlerini ISIL kadar tehlikeli gördüğünü ifade etmesi çok problemli. Pazarlık ve diyalog süreci, karşı tarafı ‘öteki’  ve gayrı meşru olarak görmemeyi gerektirir – ne yazık ki karşı tarafı ‘terörist’ olarak nitelemek tam da bunu yapmaktır.”

Peki, bu şartlarda Türkiye’nin Kürtlerle ‘çözüm süreci’ ne oldu, hala öyle bir süreç var mı diye soruyorum, Çelik öncelikle ‘çözüm süreci’ yerine ‘barış süreci’ terimini kullanmayı tercih ettiğini söylüyor ve açıklıyor:

“Çözüm sözcüğü devlet, PKK ve Öcalan arasında pazarlık ve diyalog sürecini anlatmak anlamında kullanılıyor. Oysa barış bundan daha fazla bir şey içerir. Barış için toplum seviyesinde gerginlikleri azaltmak için uğraşmak ve Türk olmayanlara, Sünni olmayanlara karşı ayrımcı olmayan yasalar geçirmek, yeni bir anayasa hazırlamak gerekir. Ayrıca soruna ‘Kürt sorunu’ denmesine de karşıyım. Evet, bu sorun büyük ölçüde Kürtleri etkiliyor ancak ‘bizim’ sorunumuz olarak görülmeli.

'AKP tek oyuncu olmakta ısrarlı'

“Sorunuza geri dönecek olursak, barış süreci bir süre için ivme kaybedecek. Bu arada toplumda daha çok tartışmaya ihtiyacımız var. Ancak içinde bulunduğumuz kutuplaşmış ortamda bunu yapabilmek bir hayli zor görünüyor. Şunu unutmamalıyız ki, barış sürecinin devam edebilmesi için toplumu dönüştürmemiz gerekiyor.”

Dünyada örnekleri görüldüğü gibi barış süreçlerinde duraklamalar olabiliyor. Bu tür geri gitmeler, sürecin doğal bir parçası mı diye soruyorum; Çelik evet, diyor ve AKP’nin oyundaki tek oyuncu olmasındaki ısrarını da anlatıyor:

“Seçimler de süreci etkiledi. AKP, elinin daha güçlü olduğunu zannediyordu ancak yanıldı. İkinci olarak da Kobani hesapları değiştirdi. AKP’nin bunu hesapladığını söyleyemem, sanırım bir seçim yaptı ve Kürt oyları yerine milliyetçi oyları tercih ettiğini gösterdi.”

Çelik, toplumun Kürtlerle barış sürecine hazırlanmadığını ve bunun için yapılması gerekenleri de şöyle özetliyor:

“Hala Kürt meselesi diye bir şey olmadığına inananlar bulunduğunu görmek anlaşılmaz bir durum.

Daha çok insan hikayesinin anlatılması ve duyulması gerek. Ne yazık ki dinlemeye açık olmayan kutuplaşmış bir toplumuz. Liderlerin de ötekileştiren ve ayrımcı olan ifadeler, sözler kullanmamak gibi bir sorumluluğu var. Sivil toplumun yerel seviyede yapacakları olabilir. Örneğin, 2009-2010’da Akil İnsanlar Komitesi çeşitli raporlar yazdılar ve diğerlerinin bakış açılarını yansıttı. Son olarak da medya, Kürtlerle ilgili olarak nefret söylemi yaymaktan ve negatif anlam yüklü basmakalıp ifadeler kullanmaktan kaçınmalı.”