IŞİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
IŞİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2015 Salı

‘Dışarıda terörü lanetlerken içeride IŞİD militanlarını beslemek abes’


Maya Arakon terör konusunda uzmanlığı olan, bu konuda dersler veren ve sahada çalışan bir akademisyen. Ayrıca Paris’te yaşamış birisi olarak 10 Kasım’da Paris’e yapılan IŞİD saldırısını konuşmak için kendisiyle bir araya geldik.

Söyleşimizde öne çıkan konular özetle şöyle:

“IŞİD, Suruç ve Ankara katliamlarını üstlenmedi, Paris’i üzerinden 24 saat geçmeden üstlendi. Yaptıysa neden üstlenmiyor? IŞİD, MİT ve emniyetin burnunun dibinde Ankara’daki saldırıyı gerçekleştirdiyse güvenlik birimlerini hakikaten çok iyi uyutmuş demektir. Dolayısıyla böyle saldırılar bu tür örgütler için prestij meselesi olur. Hükümet üstlendi diyor ama kendilerinin üstelenmediğini biliyoruz.

“Ankara’da bomba patlattığı zamana kadar IŞİD militanları Gaziantep’ten girmiş ve dolaşmadığı yer kalmamış. Başbakan IŞİD militanları için birkaç öfkeli genç dedi. Türkiye kendisini dünyanın merkezinde ve en akıllı sanıyor, kimsenin ne yapıldığını anlamadığını sanıyor. Dışarıda terörü lanetlerken içeride kendi insanlarına saldıran IŞİD militanlarını beslemek abesle iştigal oluyor. Ve bunu dünyanın görmediğini anlamadığını sanmak çok komik ve çocukça. Türkiye içeride de dışarıda da artık IŞİD’la ilgili olarak net bir çizgi ortaya koymalı. Sünni Müslüman kimlik üzerinden soyutlanarak ne kadar mesafeli olunabilir IŞİD’a karşı bilemiyorum. IŞİD bizim birinci önceliğimiz olmalıydı. O zaman ölümler önlenebilirdi ama milliyetçi oylara oynamak için PKK önceliğimiz, IŞİD değil dediler.


“Beyrut ve Ankara’da da saldırılar oldu ama dünya ayağa kalkmadı diyenler oluyor. Şöyle düşünelim, Sydney’de bir saldırı olsa ve 300 kişi ölse üzülür müyüz, evet, ama tehdit hisseder miyiz? Hayır çünkü orası çok uzak. Paris’ten, Avrupa’dan bakıldığı zaman Ankara ve Beyrut da çok uzak yerler olarak algılanıyor herhalde. Bir de bu coğrafyada zaten bu tür şeyler her zaman olduğu için bir kanıksama var. Paris tabi ki Avrupa’nın göbeğinde ve sembolik bir değeri var. Saldırının orada olması Batı’nın ne kadar vurulabilir olduğunu gösterdi ve güvenlik hissi yok oldu. Terörün amaçlarından biri de budur, kitlelere korku salmak. IŞİD terörü Avrupa’ya girdi.

“El Kaide’nin çoklu ve paralel eylemleri vardır. Pentagon ve Beyaz Saray2ın hedeflenmesi, İkiz Kuleler… IŞİD daha önce çoklu eylem yapmadı. İlk defa çoklu ve paralel eylem yaptı ve bunu Avrupa’nın göbeğinde yaptı. El Kaide’den tek farkı öldürürken kadın, çocuk demiyor, ayrım yapmıyor. 2013’de El Kaide’nin bir açıklaması vardı ve savaşmayan kadın, çocuk ve Müslümanların öldürülmemesi gerektiğini belirtiyordu.

“Paris deyince fuhuş, seks, içki gibi bir hayalleri var IŞİD’ın. Saldırı yaptıkları bölge de bunun olduğu yer olarak görülüyor IŞİD tarafından. Saldırı yaşam tarzına yapıldı. Taktik değiştirdiklerini görüyoruz. Ülkelerin sembolü olan yapılara değil de yaşam tarzına saldırıyorlar farklı olarak. Bugün Paris’te yarın Londra’da ya da Avrupa’nın herhangi bir yerinde olabilir.

“Büyük bir güvenlik açığı var. Daha önce sabıkası olan ancak Fransa’da takipten kaçırılan isimler var. Hatta bu kişinin babası bile onu Suriye’de bulup Fransa’ya geri getirmeye çalışıyor ancak Fransızlar bulamıyor, üstelik uluslararası olarak tutuklama kararı çıkarılan biri. Fransa’da polisin müdahalede çok geç kaldığını düşünüyorum.

“Fransa toplumu çok özgürlüğüne düşkün bir toplum. Pek çok önemli binada metal detektör yok sadece çanta arıyorlar.

“Hollande çıktı ve 2001’de George W. Bush’un yaptığı konuşmanın hemen hemen aynısını yaptı. Şimdi Ortadoğu’ya resmi bir savaşın bahanesi çıktı diye düşündüm. Güvenlik önlemlerine karşı özgürlükler meselesi gündeme gelecek. NATO girer mi devreye? Bu 5. Madde’nin işletilip işletilmeyeceğine bağlı. Yani bir ülkeye yapılan saldırı bütün NATO ülkelerine yapılmış olarak sayılacak mı? ABD’ye yapılan saldırıdan sonra girmişti. Fransa’nın hava saldırıları pek işe yaramaz; terörist öldürmekle bitmez.

“Türkiye karadan operasyon yapmayacağız diyor ama yeni bir Türkiye-Amerika işbirliğinden bahsediliyor. Bu nasıl olacak? Detayları belli değil. Zaten ortak hava operasyonları yapılıyor. Daha başka ne yapılacak bunu bilmiyoruz.

“Türkiye’de halkın yüzde 8 oranında IŞİD’a destek verdiği ortaya çıktı. Bu çok problemli bir durum.

“ETA, IRA gibi Ulusal örgütlerle müzakere edilebilir ancak IŞİD gibi uluslararası örgütlerle bu çok zor. Biz şeriat devleti istiyoruz diyen bir örgütle kim neyi müzakere edecek?

“Avrupa’da demokrasi denen rejimlerde doğan çocuklar neden IŞİD’a katılıyor? Fransa’da, Belçika’da doğup büyüyen çocuklar IŞİD’a katılıyor. Bu El Kaide’de de böyleydi. Batı devletleri neyi yanlış yaptı? Bunlar önemli sorular. Bu çocuklar Batı toplumuna nefretle bakıyor. Ayrımcılığa uğrayan insanların öfkesi bakışlarında hissediliyor. Şehrin merkezinde kendilerini çok yabancı hissediyorlar.

“G20’de Putin ciddi bir suçlama getirdi ortaya. Bir yerde bir savaş varsa silah satan birileri var demektir. IŞİD Paris’te kalaşnikof kullandı. Tavşana kaç tazıya tut diyen silah satan ülkeler var. Tabi bunun belgeleri elimizde değil. Reuters’ın geçen yılki bir haberinde Türkiye ne kadar inkar edersen etsin IŞİD’a silah yollandığı saptandı diyordu. Putin de ima ederken eminim Amerika’dan da kontrol edilemez bir silah ticaretine dikkat çekmek istedi. Kimse bunu kabul etmeyecektir.

“Bizim cumhurbaşkanı terör terördür hepsini eşit olarak görüyoruz dedikten sonra PYD’yi terör örgütü olarak gördüğünü söyledi. PYD ve YPG Batı’da IŞİD’a karşı en etkin savaşı veren seküler güçler olarak görülüyor. Türkiye ise onları yaşatmayız diyor. PYD ile IŞİD’i aynı kefeye koymak uluslararası çevrelerde çok garip karşılanır. İç politikada bu kart sürekli oynanıyor. Amerika başından beri PYD’ye destek veriyor. Türkiye dışarıda bunu ne kadar söyleyebiliyor bilmiyorum.

“Türkiye, Kürt sorunu ile ilgili olarak müzakere masasına dönmeyecek sinyali alıyorum. Güneydoğu anadolu’da sokağa çıkma yasağı ve sivil ölümler görüyoruz. Bir tane gerilla öldürülmemiş. Sokağa çıkma yasağı hiçbir işe yaramamış demektir. Sokağa çıkma yasaklarının siyasi meşruiyeti yok oldu.”

Söyleşimizin İngilizcesi burada

Mart ayındaki söyleşimiz: Barış hemen olur mu?  

2014 Temmuz ayındaki söyleşimiz


31 Ağustos 2015 Pazartesi

‘Bu Erdoğan’ın savaşı, HDP güç kaybetmiyor kazanıyor’



Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora yapan Arzu Yılmaz, Irak Kürdistanı’nda Kürt mülteciler konusunda çalışıyor. Doktora tezinin alan araştırması için üç yıl bu bölgede kalan Yılmaz bu süre içinde Duhok Üniversitesi’nde ders verdi. Çeşitli kitap ve dergilerde yayınlanan makalelerinin yanında, Kürt sorunu hakkında Radikal 2, diken.com.tr’de kaleme aldığı yazılarına Birikim/Haftalık’ta devam ediyor.  Kürt sorunu konusunda ufuk açıcı düşünceleri var. Bu haftaki söyleşimizde sorunu, öncesi ve sonrasıyla ele almaya çalıştık.

Yılmaz, Kürtlerin savunma amaçlı savaştığını ve önceliklerinin IŞİD’e karşı olduğunu, Türkiye’deki savaşın da Türkiye vatandaşlarının değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaşı olduğunu ve HDP'nin kazançlı çıktığını söyledi.



Söyleşimiz ana hatlarıyla şöyle:

*** Olağanüstü hal uygulamaları, her gün ölümler, cenazeler, baskı ortamı… Türkiye 90’lara dönüyor gibi yorumlar var. Ne diyorsunuz?

90’lara dönülüyor yorumlarına yol açan yeniden bir tehdit algısı ve devletin güvenlikçi politikalara dönüş yapması. Şiddet yeniden bir baskı aracı olarak ortaya çıktı. Öte yandan 90’lara benzemeyen çok şey var. En başta, Kürtler o eski Kürtler değil, yani 90’lardaki Kürtlerden bahsetmiyoruz. 90’ları çalışırken şuna dikkat ettim, devlet PKK ya da sivil halk ayrımı yapmıyor; mesela köylerin boşaltılması sürecinde bir yabancı gazeteci Demirel’e sivillere yapılan saldırıları soruyor ve Demirel diyor ki o köyden askeri güçlere karşı mukavemet varsa artık o köy köy olmaktan çıkmıştır. Dolayısıyla uzun yıllar Türkiye, PKK ve terör dediği mevzuyu sivillerle eş tutup bir ayrıma gitmeden bir devlet terörü ve şiddetle karşılık verdi. Bugün bir de şu ayrım var. Bundan birkaç gün önce özellikle KCK tarafından yapılan açıklamalara dikkat edin, henüz gerilla savaşı başlamadı; 90’larda bir gerilla savaşı vardı. 

*** Özel güvenlikli bölgelerin ilan edilmesine neden olan nedir?

Özel güvenlikli bölgelerin ilan edilmesine neden olan ya da sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerde çatışmalar, sivil milis güçlerle ve gençlik örgütleriyle devletin askeri ya da polis güçleri arasında oluyor. Bu önemli bir ayrıntı çünkü bugün devletin çatıştığı güçler gerçekten sivil güçler.

*** Doğu ve Güneydoğu’da bir ayaklanma var diyebilir miyiz?

Henüz bir ayaklanma yok çünkü hareket kitleselleşmedi. Daha çok şehir milis gruplarının küçük çaplı yol kesme, hendek kazma, mukavemet etme ve bazı alanlara polisleri sokmama gibi eylemleri oluyor. Bu haliyle bile tablo çok ağır. Bunun bir de kitleselleştiğini ve gerilla savaşının eklendiğini düşünürsek 90’larla gerçek bir karşılaştırma yapılabilir. Şu anda tarafların tüm güçlerini kullandıkları bir durum yok.

'Özyönetim sadece ilan ediliyor'

*** Bunun yanı sıra özyönetim ilanları var. Bu kadar güvenlikçi bir yaklaşım varken bazı bölgelerde özyönetim ilanları nasıl oluyor?

Özyönetim sadece ilan ediliyor, ardından halk meclislerinin oluştuğu bir yönetim biçimi gelmiyor. Buna bağlı olarak siyasi tutuklamalar ve özel yönetim bölgelerinin ilan edildiğini görüyoruz. Bu şunu düşündürüyor; çatışan ya da barışan taraflar birbirini test etme sürecinde. Koparmayacak kadar sertleşiyorlar ya da geri dönüşü olmayacak bir noktaya gelmeyecek şekilde birbirinin gücünü test ediyor. Devlet de özel güvenlik bölgesi ilan ediyor ama sonra kaldırabiliyor.

*** Seçimlere kadar bu gerilim artar mı?

Seçimlere kadar tarafların birbirini sınadığı bir süreçten geçiyoruz.

*** Durum için 90’lardan daha tehlikeli ifadesini Diyarbakır Belediye Başkanı Gülten Kışanak kullanmıştı. 902lardan daha vahim ne olabilir?

Gültan Kışanak’ın tam olarak ne demek istediğini bilemiyorum ama 90’lardan daha tehlikeli olabilecek şey, evet ordulaşmış bir halk yok ama çok politize olmuş bir halk var ve kendi siyasi geleceği konusunda tasarrufu bir başka aktöre bırakmayacak eylem ve söylem imkanlarına sahip bir kitle var. Kitle psikolojisi her zaman öngörülemez, nereye varacağını kestirmek güç olabilir. Daha kötü olabilecek şeyi de bu noktada görüyorum. Güvenlik değil çözüm odaklı çalışan biri olarak görüyorum ki PKK asıl gücünü halk desteğinden alıyor. PKK’nın bunca yıldır ayakta kalmasının nedeni bir, Kürtlerin mağduriyetinin haklılığı; iki, bu mağduriyetin giderilmesi konusunda tek projesi olan aktörün PKK olması. Tabi ki bir ayaklanma olması ihtimali yüksek. Şu durumda her iki taraf da kontrollü hareket ediyor.



*** Bu tabloda HDP’nin durumunu konuşalım. Çatışmaların HDP’yi devre dışı bırakmak için çıkarıldığı, hatta AKP’nin 7 Haziran seçiminde HDP’nin başarısı karşısında intikam almaya giriştiği yönündeki yorumlara ne diyorsunuz?

7 Haziran’da iyi olan şu ki tarihte ilk defa Kürtler kendi partileriyle TBMM’de bir temsil yeteneğine kavuştular. Kötü tarafıysa şuydu ki yüzde 13’ün yüzde 10’u Kürt oylarıydı. Kürt oylarının HDP’de toplanmasını, ülkenin zaten psikolojik olarak bölünmüş olan coğrafyasının bir de siyasi olarak bölünmesinin göstergesi olarak okudum. Türkiyelileşme ve Kürdistanileşmenin paralel dinamik olarak yükseldiğini gösteriyor ki zaten bu iki proje Kürt siyasi hareket içinde birbiriyle rekabet halinde olan projeler. Böyle bir ortamda siz eğer HDP’yi kriminalize etmeye kalkarsanız, siz eğer HDP’li siyasileri tutuklama ya da parti kapatma gibi bir manevra düşünüyorsanız, seçime kadar ne olur sorusu bu soruların yanıtlarına bağlı… Eğer bu atmosferde seçimlere gidilir ve sonuçta istikrarı tesis edecek bir hükümet kurulursa, Kürtler de bu gerilimin içinde yaşayan insanlar olarak bir çözüm ümidine sarılır ve yaşadığımız sürecin kitlesel bir ayaklanmaya evrilme ihtimalinin olmayacağını düşünüyorum. Ancak seçime giderken HDP hükümete alınmaz, seçime giderken HDP kapatılmaya kalkar ve böyle bir atmosferde Kürtlerde siyasi temsiliyetlerinin önünün kapandığı algısı pekişirse o zaman bir şeylerin önünü tutmak mümkün olmayabilir.

*** PKK’nın eylemlerinin HDP’ye zararı oluyor mu peki? Bu konuda PKK’nın AKP ile beraber hareket ettiğini düşünen gözlemciler bile var…

Bir sivil perspektiften baktığınızda, PKK ve TSK’nın birbiriyle savaşan silahlı güçler olarak bazen aynı yöntemlere başvurduğunu görürsünüz – mesela köy boşaltmalarda… Benim gözlediğim bu işten HDP’nin kazançlı çıktığı çünkü “ama, fakat, lakinsiz” net bir pozisyon aldı ve bu pozisyonu kamuoyu tarafından ikna edici bulundu. Bunu KCK’nin de desteklemediğini düşünmüyorum. Kürtler, Kürt sorununun çözümü için Ankara’da kendilerine bir türlü muhatap bulamadılar. 2000’lerden sonra askeri vesayetin kalkması ile en son AKP bir muhatap olarak sorunu çözmek üzere ortaya çıktı. Kürtler de soruna bir siyasi çözüm için muhatap bulmanın sevincini yaşamıştı. Ancak bu muhatabın yarattığı hayal kırıklığı noktasında Kürtler kendileri muhatap yarattılar, bu da HDP. HDP, Abdullah Öcalan’ın projesidir. HDP’nin yıpratıldığına yönelik yorumlara katılmıyorum. Kürtler, Kürt sorununa bir siyasi çözüm istiyor ancak bunu gerçekleştirecek bir muhatap karşılarına gelmedi. BU AKP olabilirdi ama olmadı.

'Ankara’da aranan ve bir türlü bulunamayan muhatap HDP'

*** AKP ile ilgili umutların bittiği nokta Kobani mi?

Kobani’den önce Erbil ve Şengal’i de -- Türkiye’nin buraya saldırılarda takındığı tavır -- buna katmak gerekir diye düşünüyorum çünkü çözüm sürecinin Kürtlerle barışı sadece PKK ya da Türkiye Kürdistanı’nda yaşayan Kürtlerle barış üzerinden tasavvur edilmemişti, Türklerle Kürtlerin ittifakıydı ve sınırın ötesindeki Kürtler de buna dahildi. Ağustos 2014 itibariyle IŞİD’in Kürdistan coğrafyasında başlattığı saldırıları bitişin sembolik miadı olarak tarif edebiliriz. Kürtler artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlik ettiği siyasi iradeyle barış olmayacağına kanaat getirmiş durumda ve fakat hala barış isteyen Kürt siyasi aktörler var. Bunu kiminle yapacaklar? HDP’nin pozisyonu işte o; Ankara’da aranan ve bir türlü bulunamayan muhatap. HDP, Kürt sorununun çözümünde yıllardır Ankara’da aranan ama bulunamayan muhataplık rolünü oynayabilecek bir konuma gelecek ve Kürt sorununu çözecek gerçek aktöre dönüşme potansiyelini, taşıyan en önemli aktör. HDP’yi yıpratmak KCK’nin işine gelmez.

*** 1 Kasım’da yapılacak seçimde HDP’nin oyları artar mı peki?

Şundan emin konuşabilirim; bugün HDP’nin arkasında toplanan 7 Haziran’daki Kürt seçmenin bugün seçime giderken kayacağı bir zemin yok.

*** Türkiye’de Kürtlerin öz yönetim ilanlarından bahsettik ama sizin bir de makalelerinizde 
anlattığınız bir başka durum var: Kürtlerin Kürdistan’ın yönetiminde ortak olmak istemesi. Bunu açar mısınız?

Evet, PKK da Kürdistan’ın yönetiminde yer almak istiyor.

*** Kürdistan neresi?

Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölge.

*** Bu Türkiye’de Kürtlerin Türkiye’den ayrılmayı istemesi, Türkiye’yi bölmesi olarak algılanıyor. Öyle mi peki?  

Kürtlerin Kürdistan’ın yönetiminde ortak olmak istemesi, Kürtlerin Türkiye’den ayrılmak istemesi olarak algılanıyor ama mevzu böyle siyah, beyaz değil. Kürtlerin Kürdistan’ın yönetiminde ortak olması ya da Türkiye’de anayasal haklarının tanınması şartıyla Kürt olarak yaşamak istemek durumu Türkiye’den ayrılmak anlamına gelmiyor. Bunu böyle zannetmek o kadar büyük bir yanılgı ki… Türkiye’nin dayattığı bir şey var ve sanırım asıl sorun burada: Ben senin ağabeyinim, ben Osmanlıyım, ve kardeş muhabbeti… Kürtler artık eşitlikçi bir ittifak kurmak istiyorlar. Bu Türkiye ile gayet iyi ilişkiler içinde olan ve bunu devam ettirmek isteyen Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi için de geçerli. Kürtler, Kürdistan’ın yönetimini ele geçirmek değil yönetimde ortak olmak istiyorlar.
Bu bağlamda silahsızlanma konusunda da bir şey söylemek isterim. PKK’nın silahları bırakması konusundaki çağrılar çok değerli ve karşılık bulacağını da düşünüyorum; aslında PKK’nın da açıkladığı strateji bu. Ancak şu bir gerçek ve en son IŞİD saldırılarıyla da çok taze bir hafıza: Kürtler kendi canlarının korunmasını bundan sonra peşmergesi, gerillası dışındakilere ihale edecek bir güveni başka hiçbir silahlı güce duymuyor. Bundan dolayı onları suçlayabilir misiniz?

'Rojava’nın toplumsal olarak çoktan satın alındı'

*** Kürtlerin talepleri konusunda çıta yıllar içinde yükseldi. Bu nasıl oldu?

AKP’den şu serzenişi çok duyuyoruz: Biz çok şey yaptık ama hiçbir şey yapmamışız gibi davranılıyor. Mevzu şu: Türkiye, Kürtlerin beklentilerinin arkasından gidiyor. 90’larda mesele sadece bireysel hakların tanınması ile hallolacakken, Türkiye o bireysel haklar düzeyinde itirazlar yükseltiyordu. 2000’lerde Türkiye AB ile uyum süreci içinde bireysel hakları tanıma noktasına geldi ve fakat artık Kürt hareketi kolektif haklardan bahseder hale gelmişti. 2010’da Türkiye artık kolektif hakları hazmedebilir duruma geldi ancak Kürtlerin talepleri çoktan statü tanınmasına evrilmişti. Bu hikâyeyi bazı çevreler şöyle algılıyor: Kürtlere bugün bunu verirsin yarın öbürünü ister. Ancak sosyal-siyasal mevzuları tek bir dinamizm üzerinden algılamak mümkün değil. Bu mevzu Ortadoğu ve dünyadaki gelişmelerle beraber evrildi. Kaldı ki nüfusu 25 milyonun üzerindeki bir kitle mekanik çalışmaz. Türkiye’de siyasi aktörler mevzuyu Türkiye merkezli okumakla sınırlı kalıyor. Ancak Kürtler sadece Türkiye’de yaşamıyorlar; Kürtler Ortadoğu halkı ve örgütlü; siyasal gücü var, silahlı gücü var, diasporası var, diplomasisi var… Bu kadar dinamik ve çeşitli bir topluluğun siyasal ve sosyal beklentilerini demokrasi standartları gereğince karşılayamadığınız sürece “ya biz tam da bireysel hakları kabul etmiştik” derken “too late too little” kalmış olursunuz.

*** Türkiye bir zamanlar Kuzey Irak’ta Kürt varlığını tanımakta zorlandı ancak daha sonra Kuzey 
Irak yönetimi Türkiye’nin bölgede en iyi ilişki kurduğu yer oldu. Şimdi Türkiye Suriye Kurdistanı’nı tehdit olarak görüyor ama geçmişte olanlara bakarak Türkiye bir gün Rojava ya da Suriye Kürdistanı’nı tanıyabilir mi?

Rojava’nın toplumsal olarak çoktan satın alındığını düşünüyorum. Kabullenmeyi bırakın, sempati olduğunu da göz önünde tutmak lazım. Bunu kabullenmeyen, bir hükümet var. Hükümet dışında Rojava konusunda karşı bir tartışma yürüten çok az. Devletin ret ısrarını ben sadece gündelik iç politikaya dönük manevra alanı olarak kullanıldığını düşünüyorum. Devlet Suriye’deki Kürtler bizim için tehdittir diyor. Pardon, Irak Kürdistanı’ndaki Kürtler neden tehdit değil? Devlet diyor ki Suriye Kürtleri PKK etkisi altında. İyi ama sen PKK ile barış süreci götürüyordun. Çözüm sürecinin özü de buydu, yani Türkiye etkinlik alanını genişletecekti. Bunun sürdürülebilir bir politika olmadığı Türk Dışişlerinin tanımladığı şekilde Kuzey Irak tecrübesinden biliyor olmaları gerekir. Fakat bugün Rojava üzerinden kopan kıyameti, orta ya da uzun vadeli bir dış politika stratejisinden çok iç politikaya yönelik kısa vadede getirisi olacak taktik hamleler olarak okuyorum.

'Kürtler için bir numaralı alarm durumu IŞİD'

*** Kürtlerin hep saldırı değil savunma amaçlı savaştığını söylüyorsunuz. Kürtlerin bu günlerde savaşı neye, kime karşı?

Kürtler savaşçı millet olarak biliniyor ama Kürdistan dışında yani doğal yaşam alanı dışında hiçbir yerde savaşmadılar. Bu önemli çünkü Kürtler için savaş bir saldırı değil hayat tehlikedeyken yapılan bir savunma. Kürtler arasında YPG-IŞİD mücadelesi hangi yönde ilerleyecek diye bir tartışma oldu ve Kürtler Rakka’ya gitmeyiz, ne işimiz var dediler. Kürtlerin yaşadıkları toprakla ilişkisi çok güçlü. Söylemek istediğim Türkiye’ye karşı savaş olarak algılanan bu durumun aslında Kürtlerin kendilerini savunma reflekslerinin haklı bir sonucu.

*** Kime karşı savunma?

Kürtler için bir numaralı alarm durumu IŞİD. Ceylanpınar’da polis katliamlarının olması dikkatimi çekti çünkü Ceylanpınar IŞİD kamplarının olduğu, IŞİD’ın en güçlü olduğu yer olarak işaret ediliyor. Bu düşmanı besleyen kanallardan biri de Türkiye olarak görülüyor. Türkiye ise Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadelesini destekleyecekken, tutmuş Kandil’i bombalıyor.

*** Türkiye kime karşı savaşıyor?

Bu Erdoğan’ın savaşı, ona sormak lazım. Bu Türkiye vatandaşlarının savaşı değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaşı.

*** Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçen bu toplum ama…

Toplumun tepkileri yavaş yavaş gelişiyor. 17-25 Aralık sürecinin arkasından yerel seçim sonuçlarında AKP’ye verilen desteği görünce çok şaşırmıştım. Akademisyenler ve gazeteciler olarak mevzuları çok yakından takip ettiğimiz için fikir, tepki ve eylemlerimiz çok çabuk gelişiyor. Ancak toplumda bu böyle olmuyor, olanların algılanması için daha fazla zaman geçiyor. 2014 yerel seçimlerinde olmayan tepki 2015 genel seçimlerinde ortaya çıktı. Onun üzerine yaşananların sonucu da daha sonra ortaya çıkacaktır. 

Söyleşimizin İngilizcesi burada

4 Ağustos 2015 Salı

Siyasi rezillikleri örtbas ya da “wag the dog”


“Wag the Dog” 1997 Amerikan yapımı bir siyasi komedi filmi. Amerikan başkanının dahil olduğu bir seks skandalının kapanması için uğraşmakta olan danışmanları, başkan Çin’de iken uydurma bir savaş senaryosuyla kamuoyuna skandalı unutturmaya uğraşırlar.

“Wag the dog” deyimi “kuyruk köpeği sallıyor eğer köpek akıllı olsaydı kuyruğu o sallardı” açıklamasından türemiş. Filmde insanları gerçek olmayan olaylara inandırarak gündem değiştirme, rezillikleri örtbas olduğunu görüyoruz; buna en çok yardım eden de medya.

Türkiye’deki savaş kurgu değil gerçek. Dolayısıyla komedi olacak bir hali yok. Eğer iddialar doğruysa, savaşı bile isteye çıkarmaya yardım eden bazı siyasi liderler ve ulaşmak istedikleri kirli çıkarlar varsa, bunun bedelini onlar da öder.

Bu haftaki konuğum güvenlik ve terör konularında uzmanlaşan, akademisyen Sedat Laçiner. 2011-2014 yılları arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Laçiner, şu sıra aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler bölümünün başkanı.

Gündemdeki gelişmelere ilişkin sorularımı yanıtlarken siyasi örtbaslara da ışık tuttu.

*** CHP ve HDP son terör olaylarının araştırılmasına evet derken, AKP ve MHP hayır dedi. Kim terörün arkasında ne olduğunu ve terörün maşasının kim olduğunu öğrenmek istemez; buna anlam verebildiniz mi?

Güvenlik oksijen gibi, varken insanlar hiç ondan bahsetmezler ama azalmaya başlayınca panik halinde sadece ondan bahsederler. Dolayısıyla güvenlik konusunun insanlara bir şeyler yaptırma özelliği vardır. İnsanlarda güvensizlik hissini uyandırırsanız,  hatta birkaç silah ve bomba da patlarsa, insanlar emrinize amade olur. Güvenlik sorunları gündem değiştirici bir araçtır; kitleleri hareket ettirmek, bir ülkenin iç veya dış siyasetini bir yere yönlendirmek için bilinçli ya da bir güdü olarak kullanılmıştır. Güvenlik meselesi nasıra da benzer; bazı insanların ayaklarında nasırları vardır, basınca bağırır. MHP bu konularda nasırı olan bir partidir ve milliyetçi hisleri olan kişiler de böyledir; rasyonel veya değil, basınca tepki verirler. AKP çözüm sürecinin olumlu etki yapmayacağını anladığında ve HDP’nin yüzde 10 barajını aştığını anladığında masayı dağıttı. Seçimlerden sonra korkulu senaryolar gerçek olup, Erdoğan’ın haklı olduğu anlaşılınca çözüm sürecini tamamen yok etmek hükümet politikasına dönüştü.

Hükümet Erdoğan’dan bir gün bile ayrılamaz; değil koalisyon, bir genel müdürlüğü bile başka partiye veremez. O nedenle ne yapıp edip iktidarda kalması gerekiyor. Koalisyona Erdoğan izin vermez. Çok ince bir strateji izleniyor; AK Parti’nin karşısında yüzde 60 blok vardı; seçim sırasında CHP de, MHP de, HDP de, SP de aynı cümleleri kurdu. Erdoğan’ın hedefi bu bloğu dağıtmaktı. Geçtiğimiz günlerde Beşir Atalay parti teşkilatlarına bir mektup yolladı ve orada yüzde 60’ı yıktık, dağıttık diye başarılı olduklarını sevinerek anlatıyor. Bloğun zayıf halkası, MHP ve HDP’nin terör meselesine bakışındaki zıtlıktı; yani MHP nasıl olur da PKK’ya yakın olduğu düşünülen bir partinin de olduğu blokta yer alır? O zayıf halka üzerine çalışıldı ve vuruldu; zayıf halka koptu. MHP dediğim gibi nasırı olan ve oraya vurduğunuzda ses çıkaramayan bir parti. MHP ile AKP arasında bir koalisyon kurulsa bu kadar başarılı olamazdı.

AK Parti seçimde 9 puan gibi bir kayıp yaşadı; olağanüstü bir kayıp. Bazı AK Partililer hatalarımızı gördük ve ders almalıyız diye değerlendirdiler bunu. Ancak Erdoğan, hata denen hususlarda asla tersine dönemez. Erdoğan karşı mevziiyi yarıp geçme operasyonu uyguluyor ve ikincisi, hata denen şeyleri konuşmama stratejisi izliyor.

‘Amaç HDP ve MHP’den oy almak’

*** Nedir bu hatalar?

Yolsuzluk, usulsüzlük, parti bürokrasisinin ve bakanların yolsuzluk iddiaları dosyalarının kapatılması, bunları inceleyen hakim ve savcıların hapsedilmesi, kibir, hoyratlık, bu ülkenin sahibi sadece benin havası… Bunların hepsi Erdoğan’ın çevresinde oluşuyor. Erdoğan siyasete girdiğinde 3 “y” yi kaldırmak üzere gelmişti; Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar. Günün sonunda bu üçünde de tersine dönüş var. Bu da AK Parti’nin tek bir şahsın idaresinde çalışmasına bağlı. Erdoğan denetiminde ekonomi, sanayi, finansman, medya ve bürokrasi var. De facto Erdoğan’ın kontrolünde, ihaleleri aynı isimlerin aldığı bir ekonomi var. Bu hataların tek bir tanesi bile konuşulsa, bu Erdoğan’ın sonu demek çünkü yapılanlar hukuksuz. Tabi Erdoğan mahkemelerde hükümete dost hakim ve savcılar olsun istediği için diğerlerini “paralel” ilan edip uzaklaştırıyor.

*** Başta bahsettiğiniz, çözüm sürecini yok etme politikası ne zaman başladı?

Mart ayında Nevruz’da başladı. Anketler gösterdi ki, meclise bir dördüncü parti de girmeyi başarırsa AK Parti tek başına hükümeti kuramayacak. O yüzden HDP’ye karşı suçlamalarla oyunu azaltma ve ikinci olarak MHP’ye giden oyları alabilme çalışmaları başladı. HDP geçmişte görmediğimiz kadar ılımlı konuşmasına rağmen, PKK’ya silah bırakmasını dahi söylemesine rağmen, hükümet Demirtaş ve HDP’ye çok sert saldırıyor. Umudu, HDP’ye giden, MHP’ye giden oylardan ve bir de sandığa gitmeyen AK Parti’ye küskün seçmenden oy alabilmek.

‘AK Parti hükümeti kimseye bırakmaz’

*** Bazı kamuoyu araştırmaları AK Parti’ye verilen oyların yüzde 4’ü kadarının Kürtlerden geldiğini gösteriyor. Kürtler üzerinde baskı artarsa AK Parti’nin bunları da kaybetme ihtimali konusunda ne düşünüyorsunuz?

Tabi seçimde ne olacağını bilemeyiz ama Erdoğan’ın yaptığı hesap bu; gidecek olan Kürt oylar zaten gitti daha fazla gitmez diye düşünüyorlar. Şu da var; PKK terör eylemi yapınca bazı Kürtleri de korkutuyor; diyelim ki Hakkâri’de Kürt’sünüz ve PKK’nın yanında değilsiniz, oradan sizi kovuyorlar, yaşatmıyorlar. Zaten AK Parti çok oy istemiyor – HDP barajın altına insin, AK Parti de birkaç puan yükselsin ve hükümeti kursun; hükümet kimsenin eline geçmesin.
Burada en çok HDP’ye yazık ediliyor. Türkiye’nin terör tarihinde en büyük sorun oturup konuşacak bir sivil heyetin olmamasıdır. Geçmişte PKK’nın kurdurduğu partiler vardır ama hiç biri Sinn Fein gibi değildir – bir beyin takımından ziyade ayak takımı muamelesi yapılan kişilerdir. Asıl yönetici PKK’dır. İlk defa olarak 2015 Haziran seçimlerinde bir Kürtçü parti, Türklerden de oy olarak yüzde 13 üzerinde oy aldı ve bu oyları PKK sayesinde almadı, hatta PKK’ya rağmen aldı. PKK eylem yapsaydı o oyları alamazdı; PKK eylem yapmadığı için insanlar oy verdiler. Bu çok büyük bir şanstı. Silahlı militanlı görüşlerin silahsız olarak gündeme taşıma imkânı doğmuştu. Bu Türkiye’de ilk defa oldu ve bundan yararlanmak gerekirdi.

‘Hedef erken seçim’

*** Bu dediklerinizden geçici hükümetin teröre karşı filan politika üretmek derdinde olmadığı, tek derdinin iktidarda kalabilmek olduğu anlaşılıyor…

Hükümet hiç bir şekilde bir terör ve güvenlik mülahazasında değil. Onun odaklandığı tek konu hükümete kalabilmek ve erken seçim yapıp siyasi hedeflerine ulaşabilmek.

*** Bu arada hükümet sözcüsü Bülent Arınç çözüm süreci mutlaka devam edecek gibi beyanatlar 
veriyor. Bu sözlerinin bir önemi var mı?

Bülent Arınç oyun kurucu değil; hatta Davutoğlu da oyun kurucu değil. Tek bir oyun kurucu var, o da Erdoğan. Ayrıca MİT müsteşarı, eski içişleri bakanı Efkan Ala gibi birkaç kişi daha var. Fiili bir Erdoğan başkanlık rejimi gibi bir rejim işliyor.

*** Suruç saldırısı hakkındaki yorumunuz?

Suruç klasik bir IŞİD saldırısı gibi değil, şüpheli bir saldırı. Belli ki bu yerel bir eylem. Türkiye IŞİD’i gibi bir şey varsa onun eylemi, yani Türkiye içinde alınmış bir karar; Rakka veya Suriye’den talimat gelip yapılmış değil. IŞİD’ın Suriye’de savaştığı PYD’nin ya da PKK’nın Türkiye’de yansıması olan bir gruba yapılmadı bu eylem; sosyalist bir grup üniversite öğrencisi genç toplanmış, evet Kobani’ye yardım için toplanmış ama bu eylem belli ki Türkiye iç siyasetine oynamak için yapılmış bir “masterpiece” yani çok güzel ayarlanmış. Bu eylemi IŞİD gibi bir örgütün yapabileceğini sanmıyorum, Türkiye içinde belli ki birilerinin yönlendirdiği tuhaf bir eylem ve araştırılması lazım.


‘Zihnimizle alay ediliyor’

*** Kim yaptırmış olabilir? Bu konuda başka neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de Maraş, Çorum, Sivas-Madımak olayları gibi pek çok kışkırtıcı eylem vardır; ülkeye yön vermek, politikaları değiştirmek, kitleleri çarpıştırmak için sanki bir gizli el gelir ve yapay bir eylem gerçekleştirir. Suruç’taki eylem bana bunu hatırlatıyor; klasik bir IŞİD eylemi değil. Az önce konuştuk, hükümetin çözüm süreci politikaları, seçim sonucu nedeniyle bir anda ters yüz oldu. AK Parti’nin çözüm sürecindeki tavrı 180 derece değişti. AK Parti’nin, Amerika’nın talepleri konusundaki tavrı da böyle, 180 derece değişti – Amerika, İncirlik üssünü IŞİD’e karşı kullanmak istiyordu, lojistik olarak kendi açısından mantıklı bir talepti ve Türkiye’ye sen katılmasan da olur, bize er yeter diyorlardı. Ancak Türkiye direniyordu. Bu konuda AK Parti bir anda değişti ve Amerika ne istediyse verdi. Ne olur da böyle bir şey olabilir de hem Kürt sorununda, hem Amerika konusunda bu kadar değişir? Çok önemli bir değişiklik olmadı ama seçim oldu. Ne oldu? Ölüm korkusu. Bunlar Erdoğan hükümetinin kendini koruma refleksleri çünkü Erdoğan’ın karşılaştığı tehdit ölüm tehdidi gibi, siyaseten bitirilmesi ve bu tehdit bütün ailesini kapsıyor – mahkemelerle ve ağır suçlamalarla karşılaşmak. Burada Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiği iddiaları var.

*** Batı medyasında sıklıkla daha fazla dile getiriliyor bu iddialar…

Bu bir kıskaç gibi daralıyordu ve seçimlerden hemen sonra da Amerikan başkanının bu konuda, IŞİD’ı engelleme konusunda Türkiye’nin üzerine düşeni yapmadığı konusunda; ardından Avrupa Parlamentosu’nun benzer bir açıklaması oldu. Hatta Erdoğan’ın Lahey’de yargılanmasının söz konusu olduğu da konuşuluyordu. Ancak Kürt politikası değişip hükümet milliyetçi bir düzleme geçince ve Türkiye Amerika ile anlaşınca hükümet üzerindeki baskılar bir nebze azaldı. IŞİD’a karşı iki bomba attık mı attık – sonrasında ne yapıldığı ayrı bir konu – İncirlik de Amerika’ya açıldı. Yoksa bu kadar kısa sürede kimsenin ideolojisi, siyaseti değişmez. Erdoğan yine de Suriye’de bir Kürt devleti kurulmasına her ne pahasına olursa olsun karşıyız diyor, hatta PYD’nin IŞİD’den farkı yoktur diyor. Öte yandan İncirlik’ten kalkan uçaklar IŞİD’a karşı savaşan PYD’yi de korumuş oluyor. Yani zihnimizle alay ediliyor.

‘PKK’nın ana unsurları Kandil’de değil’

*** Hatta Kuzey Irak’taki PKK da IŞİD’a karşı savaşıyor…

Evet, ancak PKK orada bazı söz dinlemezlikler yapıyor. Kuzey Irak Barzani’ye ayrılmış durumda ve Barzani PKK’nın oradan çıkmasını istiyor. PKK da hem orayı Barzani’ye bırakmak istemiyor hem de Türkiye’ye karşı Kandil’de kalmak istiyor. Böyle bir sorun var. PKK oradan çıkıp Suriye’ye taşınsa ve PYD olarak varlığını devam ettirse terör örgütü olmaktan çıkacak hatta Amerika’nın ve Batı’nın koruma kalkanı altına girecek. Bunlar Amerika’nın arzu ettiği şeyler ve PKK’nın Barzani ile didişmesinden mutlu değil. Amerika istediğini aldı; stratejisi şu: PYD’nin alanını genişletmek ve IŞİD’a karşı bir unsur oluşturmak. Zaten terörle mücadelenin en az maliyetli ve etkin yolu teröristin karşısına onunla doğal olarak mücadele edecek bir aktörü çıkarmaktır. Türkiye ne istediğini bilmediği için hiçbir şey alamadı. Türkiye Kandil’de dağları, ovaları vuruyor; 190 kişiyi öldürdük diyor yani 130 hedef bombalanmış 190 kişi vurulmuş; her bırakılan bombada iki kişi bile ölmemiş. Ayrıca bu rakam sadece Türkiye’ye ait bir tahmin. 190 kişi ölür 3000 kişi katılır örgüte. Televizyonda haberlerde Diyarbakır’dan altı F16 havalandı diyor; Kandil’dekiler televizyon izlemiyor mu? Herkes önlemini alıyor. PKK’nın ana unsurları zaten Suriye’de savaşta, Kandil’de değil… Bombalamanın Türkiye’ye ekonomik maliyeti olacak; ekonomi zaten bıçak sırtında.

*** Erdoğan, Suriye-Türkiye sınırında bir Kürt devleti kurulmasına neden bu kadar karşı? IŞİD’le komşu olmak Türkiye için tehdit olarak görülmüyor ki?

Erdoğan’ın bakış açısında IŞİD Kürtlerden daha tehlikeli değil. Bu Erdoğan’ın gazetesi olarak bilinen gazetelerde PYD, IŞİD’dan beter diye başlıklar atıldı. Oysa IŞİD Müslümanı tehdit olarak gören bir Müslüman örgüt. Türkiye için çok büyük bir tehlike ve Türkiye’nin hem İslam anlayışını tehdit ediyor hem de terör ve güvenlik sorunlarına yol açıyor. AK Parti hükümeti bunu baştan beri tehdit olarak görmedi; Erdoğan’a yakın bazı isimler bunu Batı kurdu gelir geçer diye düşündüler; bazıları da Müslümandan zarar gelmez, kontrol ederiz düşüncesinde oldular. Ancak dört beş yıl içinde IŞİD çok büyüdü, Türkiye’de yayıldı ve hücreleri oluştu. Erdoğan hala IŞİD’i büyük bir tehdit olarak görmüyor. Hükümet siyasi romantik İslamcı ve AK Parti içinde Erdoğan’ın mehdi olduğunu düşünen çok insan var. Bir boyutuyla IŞİD’i ehven-i şer olarak gören ve kontrol altında tutarsak bize dokunamaz gibi bir yaklaşım var; Esad’ın hakkından ve bölünme yanlısı Kürtlerin hakkından bu gelir görüşü var.

‘Güvenli bölge konusunda bir mutabakat yok’

*** IŞİD’ı gerçekten yönetebilir mi Türkiye?

Yönetmesinin karşısında iç ve dış itirazlar var. Özellikle Amerika’nın korkutucu bir itirazı var çünkü Amerika zaten bu politikayı beğenmiyor ve Türkiye’nin bu tutumu nedeniyle Amerika yol alamadığını düşünürse, uluslararası toplumda, Lahey’de Türkiye hakkında “failed state” gibi bir algı oluşturabilir. İçeride de sol çevrelerde, IŞİD’in hedef aldığı inanç gruplarında tepkiler var. Türkiye Kobani alındıktan sonra paniğe kapıldı ve Afrin ile Kobani arasındaki o dar koridorun IŞİD’in elinden gideceği endişesi Türkiye’yi rahatsız etti ancak Türkiye bu durumu IŞİD’i destekleyerek çözemeyeceğini de anladı – yani o dar koridorda IŞİD’ın olmasının Amerika için Batı için kabul edilemez, tartışılamaz ve konuşulamaz olduğunu anladı. Türkiye buna müsaade ederse sonu kötü olur, onu anladı. Bunun üzerine Türkiye bir orta yol buldu ve sınırda IŞİD istemiyoruz dedi ve Türkiye oranın PYD’nin eline geçmesine de karşı.

***  Ve güvenli bölge kurulsun meselesi gündeme geliyor diyeceksiniz sanırım değil mi?

Güvenli bölge meselesi konusunda bir kafa karışıklığı var. Amerikalılar oraya inmek istemezler. Güvenli bölge konusunda bir mutabakat yok. Türkiye diyor ki orayı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) korusun; neden PYD korumasın? Türkiye’nin kaygıları yüzünden. Bunlar gerçekçi değil, oranın kalıcı şekilde bir koridor olması için oraya Türk askerinin girmesi gerek. ÖSO’nun oraya gelip savunması kolay değil. Türk askerinin girmesi de işgal gibi de algılanabilir.

*** Amerika güvenli bölge konusunda Türkiye’ye destek verdi deniyor ama yapılmış bir anlaşmayı görme olanağımız yok. Ne oluyor?

Türkiye’de geçici bir hükümet var ve askeri anlaşmalar yapıyor ve bu anlaşmaları diğer partilerle mecliste paylaşmıyor.

*** CHP’nin bu gidişata karşı yapabileceği bir şey var mı?

Erdoğan’ın şansı muhalefetin zayıf olması ve kendi içindeki kavgalarla malul olması. CHP şunu yapabilirdi; bahsettiğim politikalar içinde oyunu değiştirebilecek unsur 17-25 Aralık olabilir. CHP bunu meclise getirip mahkemeye taşıyabilirse oyun değişebilir. Erdoğan’ın bütün o networkü dağılır. Muhalefet Kuzey Irak politikasını eleştirse ne olacak? Zaten hükümetin istediği de gündemin değişmesi.

*** HDP’nin yapabileceği bir şey var mı?

HDP burada en büyük kurban. Görünen o ki, AK Parti ve PKK farklı araçlarla HDP’yi yok ediyor. PKK, HDP’nin kendi emrine girmesini istiyor; AK Parti de yüzde 10’un altına inmesini istiyor. Siyaset yapmaları zor bu durumda. Yapabilirlerse, silahlara karşı durup her bir cinayetin yanlış olduğunu söyleyebilirler. Bunu yaparlarsa Kürtçü cenahta nasıl karşılık bulacağı bir sorun. Öcalan konuşturulsa belki farklı bir durum olabilirdi ama o da konuştuğunda hükümet lehine konuşmayabilir diye bir açıklama yapmasına izin verilmiyor.
‘Türkiye, Irak’ta yaptığı hataları Suriye’de tekrar ediyor’

*** Peki, PYD konusuna geri dönersek, Suriye’de bir Kürt devleti kurulması meselesine Türkiye neden bu kadar tepki gösteriyor? Bunu Türkiye’ye ne zararı olabilir?

Türkiye, Irak’ta yaptığı hataları Suriye’de tekrar ediyor. Irak’ta bir Kürt oluşumuna Türkiye şiddetle karşı çıkmıştı ancak bir Kürt devleti kuruldu ve bunu yaşamasını Türkiye temin etti; meclis binasına kadar Türk müteahhitler yaptı; boru hattı oluşturdu, hem satıyor hem satın alıyor oradan… Türkiye’nin ilk yaptığı ile son yaptığı birbirinin tersi, sen ne yapıyorsun; iç siyasete mi oynuyorsun? İ siyasette mantıklı olan dış siyasette olmaz ve sizin aleyhinize bir durum doğurur.

*** Bu mu oluyor Türkiye’de?

Evet, ikincisi de ideolojik yaklaşımlar var. Irak Kürdistanı meselesinde Türkiye Kemalist ideoloji ve askerlerin etkisiyle o yanlışları yapmıştı; bugünse Osmanlıcı ideolojinin etkisiyle hatalar yapıyor; PYD’ye PKK gözüyle bakıyor, kâbuslar görüyor ve o kâbuslarla hareket ediyor. Oysa Türkiye PYD ve PKK2yı ayırabilirdi, Amerika’nın istediği gibi silahlı PKK’yı PYD içinde eritip daha meşru bir çizgiye çekebilirdi. Türkiye’nin bir Türkmen politikası da olmadığını görüyoruz. Türkiye onları PYD gibi bir güce çevirebilir, PYD ile beraber hareket ettirebilirdi. Kerkük eridi gitti; Türkmenlerin önemli kısmı Basra tarafına Şiilerin olduğu yere gittiler ve bir kısmı başka yerlere dağıldılar. Suriye içinde eninde sonunda bir Kürt oluşumu olacak; bunun Türkiye’ye dost olması daha faydalı.

‘Türkiye tüm çalışmalarını Suriye’de kendi elleriyle gömdü’

*** Türkiye’nin Suriye politikasını eleştiriyorsunuz. Neler yapabilir bu noktada Türkiye?
Türkiye’nin Suriye politikası tam bir felaket oldu. Türkiye 2002’den beri kurmak istediği diyalog üzerine dayalı Ortadoğu projesini kendi elleriyle boğdu. Beşar Esad ile iyi bir diyalog vardı ve turizm, ticaret gibi konular ön planda tutulmuştu. Bunlar ümit vericiydi. Buna Mısır’ı ve en son halka olarak İsrail’i de eklemek mümkündü. Türkiye tüm bu çalışmalarını Suriye’de kendi elleriyle gömdü. Ortadoğu rejimlerinden yapabileceklerinin ötesinde ve yapabilecekleri sürenin altında taleplerde bulunmak gerçekçi değil. Çin veya Rusya çok mu demokrat? Dünyada devletler var ve dünya adil bir yer değil. Her şeyi hemen değiştiremeyiz. Diktatörlükler hoş yönetimler değiller ama bunları da bir gecede değiştiremeyiz. Irak’ın işgali doğru değildi, özellikle dindar kesimler Amerika geliyor ve Müslüm toprakları bombalıyor diye itiraz ettiler. Şu anda ne olur? Müslüm toprakları Müslümanlar bombalıyor; Suudi Arabistan Yemen’i bombalıyor, IŞİD Müslümanları bombalıyor; Amerika da yine Müslümanların talebiyle destek olmaya geliyor. Buradan bir kan davası, mezhepler savaşı olmaması için Türkiye mezhepler üstü değer ve çıkarları ortaya koyup savunmalı; mesela, müreffeh bir Ortadoğu. Siyasi meselelerden uzak durmak gerek çünkü siyaset yapabilmek için bir zemin olması gerek. Avrupa Birliği hemen olmadı, Avrupa Kömür Çelik olarak başladı. Ortadoğu için de bu geçerli; önce silahları susturmak, buna katkı vermek, akabinde diyalog başlatmak ve siyasi olarak çetrefilli konuları arka plana koymak gerekir. Ve siyasetin kaidesi olabilecek iktisadi, içtimai zemini hazırlamak gerek. Bu bir gecede yapılamaz ama bu yönde yatırımlar yapılabilir. Mesela, Suriye’den gelen kişileri bu yönde eğitebilir ve yeniden Arap dünyasına bu vizyonu savunacak kişiler olarak götürebilirsiniz. Trajiktir, Osmanlı devleti Suriye’yi o kadar yıl yönetmiştir ama Suriye ile ilgili olarak bakıyorsunuz dişe dokunur kitap yoktur. Yeni bir Ortadoğu inşası hayalinden vazgeçmemek lazım ama bunu sert değil yumuşak güç üzerine kurmak lazım çünkü Türkiye’nin öyle bir sert gücü yok.

Söyleşimizin İngilizcesi burada.


26 Temmuz 2015 Pazar

Türkiye “günümüzün Nazileri” ne karşı olabilecek mi?


Bu haftaki söyleşimde konuğum güncel olayları uzun vadeli yaklaşımlarla yorumlayabilen ve bunları da kamuoyuyla anlaşılabilir şekilde paylaşan, yani “sırça köşk” te oturmayan bir akademisyen:
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öüretim üyesi Doç. Dr. Ayşen Candaş.

Cem Akaş’ın derlediği Kritik Kavşak adlı kitaptaki makalesinin ismi: Türk-İslam İstisnacılığı 2015: Cumhuriyetten Sultanizme?

Hem bu makaledeki fikirleri 7 Haziran seçimi sonrasında değerlendirdik hem de bölgedeki gelişmelere karşı Türkiye’nin tepkisini… 


*** “Türkiye’de vesayetsiz bir demokrasinin mümkün olduğunu bugüne dek savunmuş liberal ve/veya demokrat herkesin başına gelebilecek en kötü şey sanırım gerçekleşiyor, seçimler yoluyla -şimdilik kansız- bir devrim gerçekleşiyor Türkiye’de ve bu sürecin sonunda da Sultanlığa uyanabiliriz. Bu sistemin başına sadece siyasi değil, dini bir otorite de olmak isteyeceğine ve Hilafet makamı olarak da davranacağına şüphe olmayan bir adayın geçmek istediği, biraz nesnel bakınca, aslında aşikar duruyor,” paragrafı Kritik Kavşak’taki makalenizden.  Sanıyorum makalenizi 7 Haz. Seçiminden önce yazdınız, Türkiye’nin bir sultanlığa uyanabileceğini belirttiniz. Seçimden sonra yazmış olsaydınız farklı olarak ele aldığınız yönler olur muydu yoksa aynı görüşler çerçevesinde mi düşünüyorsunuz?

7 Haziran seçimleri yukarda anlattığım süreci kesintiye uğrattı, bu gidişatı şimdilik durdurdu. Ancak son yıllarda çıkarılan İç Güvenlik Yasası, MİT Yasası gibi yasalar yoluyla, yasal düzenlemelerle gizli bir anayasa zaten yürürlüğe girmiş durumda ve bu anayasada da temel hak ve özgürlüklere, eşitliğe, fren ve denge mekanizmalarına, bağımsız kurumlara, denetime, hesap verebilirliğe, şeffaflığa yer yok. Seçimlerde ortaya çıkan tablo, Parlamentonun güçlü bir Parlamenter sistemdeki gibi işlemesine elverecek bir tablo gibi görünüyordu. Ama bunun kolay olmayacağı, bu önemli fırsatın varolan aktörlerle kolayca değerlendirilemeyeceği anlaşılıyor. Meclis Başkanlığı seçimi ve koalisyon kurma sürecinden şu ana dek bize akseden, bu umut verici seçim sonrası tabloyu değiştirmek için, demokrasiyi seçmiş iradeyi silip atması hedeflenen ve tek parti rejimini konsolide etmesi umulan bir seçim yenileme sürecine gireceğimiz yönünde.  Yeni bir seçimin başka sonuç verip vermeyeceği ayrı bir soru ama seçimi yinelemekten umulan bu. Aynı sonuç çıkarsa yine seçim mi yapacağız ta ki AKP çoğunluğu çıkana dek? Kısacası gelişmeler makalede sözünü ettiğim durumdan henüz çıkılamadığını vurgular mahiyette bugün itibariyle.

*** 7 Haziranın sevinci bütün bu sebeplerle kısa sürdü, diyorsunuz yani…

Seçim sonrası yine de önemli ölçüde nefes alma imkanı oluştu, iklim önemli ölçüde değişti. Kendisine koşulsuz destek vermeyen siyasi iradeyi milletten saymayan bir olağanüstü hal var Türkiye’de bir süredir ve çoğulculuğu vurgulamış bir seçim sonucu oluşan Meclis aritmetiği, bu demokrasiyi hedef alan tehdidi ortadan kaldırmak için önlem alabilecekken alamaz halde şimdilik. Son yıllarda çok önemli yapısal zararlar verildi sisteme, zaten 12 Eylül darbe anayasasından devralınmış yapısal bozukluklar var, onun üstüne zamanla inşa edilmiş olan fren ve denge mekanizmaları, bağımsız denetleme kurumları, hesap verebilirliğin temel unsurları, temel hak ve özgürlükler de sistematik şekilde yok edildi. Yapısal/kurumsal zararı ancak ve ancak yapısal/kurumsal değişikliklerle geriye çevirmeyi umabilirsiniz, seçim sonucu ancak arkası gelirse, yani Meclis bu elzem reformların en azından bazılarını yapabilirse, güçler ayrılığını hiç olmazsa bir ölçüde kurumsallaştırabilirse “etkili oldu” denebilecek.  Şu ana dek bu yönde umut verici somut bir gelişme maalesef yok. Güçler birliği ihtirası şu anda daha yapısal ve kurumsallaşmış bir durum, arkasında da azınlıkta da kalsa muhalefete göre çok daha konsolide olmuş tüm kurumsal gücü, vergilerle toplanan kamu kaynaklarını elinde toplamış, bu işin devamından nemalanan ve gelecekte de nemalanmayı uman bir destek var. Kuşkusuz bu desteğin yekununun halkın çoğunluğu olmadığının, memnuniyetsizliğin huzursuzluğun  büyüdüğünün herkes tarafından anlaşılmış olması çok önemli. Bu psikolojik kazanım olarak da kalsa bundan sonraki seçimlere de yansıyacaktır.

“Avamın” asıl çıkarlarını “avam” dan iyi bilmek

*** AKP’nin bundan sonra nasıl bir yol izlemesini bekliyorsunuz?

AKP meşruiyetinin tek kaynağı olarak tanımladığı sandık üstünlüğünü bir ölçüde kaybetti, ancak yeni durumda salt sandığa dayalı meşruiyet fikrinden de vazgeçmeyi düşünmeye başlayabilir. Zira güçler birliği zaten tepeden mobilize eden, özünde elitist, paramiliterleştirdiği destek veren tabanıyla da eşitler arası demokratik bir ilişkisi olmayan, biat ilişkisi olan, onları hedeflere tek kişi eliyle yönlendiren bir rejimdir, “avamın” asıl çıkarlarını “avam” dan iyi biliyor olmak gibi bir mantığa da kolayca evrilebilir. Seçim sonrası bazı hükümete yakın ilahiyatçıların açıklamalarında bu vurgu vardı örneğin.

*** Türkiye’de özellikle 2011’den beri, rejimin ismine totaliter “diktatörlüğe geçiş rejimi”, “otoriter rejim” gibi isimler veren gözlemciler oldu. Siz “kuvvetler birliği rejimi” kavramını kullanıyorsunuz; nedir, anlatır mısınız?

Anayasal demokrasi ile otoriter ve totaliter rejimleri ayıran bir ölçüt kuvvetlerin birliği ya da ayrılığı. Devletin yapılanmasına dair olan bir konu, ancak hayatın her alanına - özel alan dahil - sirayet eden bir durum yaratıyor güçlerin ya da kuvvetlerin birbirine göre nasıl hizalanacağı sorusu. Kuvvetler birliği rejimi nedir sorusu, 2.Dünya Savaşının hemen öncesinde Almanya’da ortaya çıkan Milli Sosyalizm (NAZİ) rejimi, İtalya’daki Faşizm ve Stalin Rusyasında, Doğu Almanya’nın STASİ rejiminde iyice ete kemiğe bürünmüş birtakım tarihsel örneklere bakılarak yanıtlanmaya çalışılmış...Sağ ve sol totaliter örnekler var kısacası. Bu rejimlerin özelliklerinin bazısını bünyesinde toplamış, ancak çeşitli engellerle sonuçta totaliterleşmemiş tarihsel örneklere de otoriterlik derecelerine göre analiz yapılmıştır. Buna göre totaliter rejimlerin en ayırdedici özellikleri, yasama-yürütme ve yargı dediğimiz üç farklı devlet fonksiyonunun işleyişinin tek partinin tekelinde, partinin de tek adam elinde toplanması, o kişinin yasaların üzerinde addedilmesiyle ve bu durumun kurumsallaşmasıyla - örneğin diğer partilerin de toptan kapatılması ve muhalefetin tümüyle pasifize edilmesiyle – ve sürekli halkı terörize eden, özel hayat hakkında da sürekli istihbarat toplayan bir polis devletinin oluşmasıyla, tek parti üyesi paramiliterlerin sokaklara şiddet yoluyla egemen olmasıdır. Takdir edersiniz ki totaliterleşmenin tamamlanması bir süreçtir.


Modern mutlakiyet

*** Otoriterlik süreci zaten totaliterliğe varır diyorsunuz…

Nazi Hukukçusu Carl Schmitt’in tabii olumlayarak “karar verme yetisi” dediği budur, ya da “L’Etat, c’est moi!” hali... yani modern teknolojinin imkanlarıyla her yere nüfuz edecek şekilde kurumsallaşmış bir mutlakiyetçiliktir modern kuvvetler birliği. Bütün bu söylediklerimden çıkması gereken anlam şu: Otoriterlikle Totaliterlik arasında bir continium olduğu gözlemlenmiştir: Kendisine engel çıkarılmayan otoriterlikler sabit hızla giderken bir polis devletine, özel hayatın da denetlenmesine izlenmesine şekillendirilmesine ihtiyaç duyarlar ve bunu yapacak mekanizmaları inşa etmeyi başardıklarında ve toplum hayatının özel-kamusal farkını toptan yok ettiklerinde de totaliter rejimi kurmuş olurlar. Otoriter rejimler totaliter olayım diye karar almazlar, otoriterlikleri sabit hızla giderken duydukları ihtiyaçların mekanizmalarını kurarak otoriterliğin limitine varıp totaliter uyanırlar.

*** Bu durumu Türkiye’de hangi somut sonuçlarla görüyoruz?

Temel hak ve özgürlükleri yok ederek, eşitliği yasada uygulamada reddederek de; kuvvetleri tek elde toplayarak da, hukuku, hukukun üstünlüğünü yok edip keyfi olması kaçınılmaz bir mutlakiyet inşa edebilirsiniz. İki yol da aynı sonuca çıkar. Türkiye’de son yıllarda bu iki yol da aynı anda yüründü ve iki yol da büyük ölçüde aşıldı, hem güçler birliği büyük ölçüde tamamlandı; son “pürüzlere,” örneğin Anayasa Mahkemesi kararlarına ‘vesayet’ denebiliyor ve Anayasa mahkemesinin toptan kaldırılması tartışılabiliyor, bağımsız kurumlar denetim mekanizmaları şeffaflığa dayalı hesap verebilirliği sağlayan kurumlar toptan Yürütmenin başına bağlandı.  Benzer şekilde İç Güvenlik Yasası, son yıllarda çıkarılan başka yasalar ve düzenlemeler temel hak ve özgürlükleri askıya almış durumda, buna can güvenliği dahil. Polis “öyle hissetti” diye vatandaşı öldürmeye yetkili kılındı, “cebinde taş var sanmıştım” dediği anda da yaptığı bu yeni yasal mevzuata göre “yasal”. Hiçbir ifade ve protesto özgürlüğü bırakılmadı. Ancak tabii bu “yasal” yasaların hiçbiri “meşru” değil. Hiçbir hukuk devleti yani anayasal demokraside temel ve eşit hak ve özgürlükler yok edilemez, tam aksine; sistemin amacı aslen eşit hak ve özgürlükleri devletten, yani siyasi erki halk adına kullananların - bunlar kim olurlarsa olsunlar - olası istismarlarından korumaktır. Kuvvetler birliği siyasi iradeyi kurala bağlamak yerine ve bunun tam aksine, kuralsızlığı keyfiliği lider iradesinin mutlak gücünü ve lider direktiflerini norm haline getirir.

Çok partili muhalefet olsa…

*** Yeni bir seçim olacağı yönünde işaretler belirgin. Yeni seçimde yine benzer bir sonuç tablosu görüyor musunuz? Bu tablodan ne gibi bir koalisyon hükümeti çıkma ihtimali en kuvvetli gözüküyor?

Bu koalisyonu açıkça beyan etmek karlı olmadığından erken seçimden en fazla randımanı Kürt sorunu konusunda tutarlı şekilde muhalefette kalarak alacağını planlıyor. AKP ile gizli bir koalisyonun kendi seçmeninin de bir kısmının iradesine ters bir tutum olduğu görülüyor, zira keyfiyete mutlakiyet rejimine karşı verilmiş eski merkez sağ (eski ANAP; DYP) tabanın da şehirli oylarının bir kısmını topladı MHP. Bu strateji ile onları kaybedebilir ama HDP’nin yükselişinden rahatsız Türkçü kitleyi konsolide edebilir, hesabı bu yönde gibi duruyor. Zira gerçekliğini reddetmesine rağmen çözüm sürecinden öyle kolay vazgeçilmeyeceğinin farkında, ve inkar ettiği bu gerçeklik üzerinden rant sağlama derdinde, çözüm sürecinin devam edecek olmasına tersten ve barışın tersine giden bir yatırım yapıyor. MHP’nin oylarını arttırması ironik şekilde en çok da çözüm sürecinin sürekliliğine bağlı.

*** Bunun yanında AKP ve CHP arasında görüşmeler sürüyor.

Normatif açıdan olması gereken yüzde 60’ı temsil eden çoğulcu çok partili muhalefetin hatta AKP içindeki mutlakiyet karşıtı kimseleri de dışlamadan ve onları da kapsayarak temel haklar özgürlükler, eşitlik ve hukuku tesis etmek başlığı altında, başta gizli anayasa diye bahsettiğim kurumsallaşma yönüne girmiş otoriterleşmeye hizmet eden yasaları kurumları uygulamaları tersine çevirmesidir, ama bu iyi olasılığın olamayacağı hemen anlaşıldı. Aslına bakarsanız durum o kadar kritik bir kavşakta ki –aynı kitabın başlığı gibi!- bu normatif olanın yapılması, aynı zamanda bir zorunluluk bir gereklilik ve radikal bir ihtiyaç haline gelmiş durumda Türkiye koşullarında.

*** Çok partili bir muhalefet hükümetinin önündeki en büyük engel nedir?

Yine ve yeniden Türk sorunuyla içiçe bir Kürt sorunu.  Suriye’de Irak’ta olup bitenleri algılamayan, içe kapalı, arkaik ve bu sebeplerle gerçeklerden kopuk, dolayısıyla politika üretemeyen bir muhalefet toplamı var, körlükleri farklı yerlerde olsa da aralarında verili kısıtları gören pek az. Verili koşullarda aktörler belliyken bu kısıtlar altında en olumlu sonuç Türkiye açısından ne olurdu ve oraya nasıl gideriz, diye düşünmektir şu ortamda politika üretmek. Verili koşulları okuyamayan, kısıtları algılamayan, bunun yerine duygularıyla tepki veren, gerçeklikle bağı yok seviyesinde bir ideolojik anlayışlar bütünü AKP kadar muhalefetin çeşitli kanatlarında da mevcut. Bu ortamda da İslam devrimi yapmaya kalkanla sosyalist devrim olmak üzere zanneden farkında olmadan işbirliği içinde beraberce ülkeyi durağanlığa hapsetmekteler. Olası en iyi ihtimaller bu sebeplerle gerçekleşemiyor, muhalefet sorunlar nedir ve önlem almazsam ne olur tam okuyamadığı için etkin önlem almak üzere gücünü biraraya getiremiyor, herkesin sol ya da sağ devrim yapmaya kalkıştığı ortamda olağanüstülük hali normal birşeymiş gibi karşılanıyor, sonuçta asgari ortak müşterek teşkil edebilecek bir öncelikli hedef saptayamıyor muhalefet ve bunun üzerinde anlaşamıyor... Partilerin kısa vadeli parti-çıkarları muhalefetin önemli ölçüde enerjisini tüketiyor ve bütün bir ülke olarak yanına gelinmiş olan uçurumdan sapma yönünde kamu yararı için ortaklaşarak somut bir iş yapmalarını engelliyor. Bu durumda varolan kısıtlar altında olabilecek gibi tartışılan, Kürt sorunu açısından da en hayırlı olan, savaşın yeniden baş göstermesine karşı durabilecek gibi duran koalisyon dışardan HDP destekli 
AKP-CHP koalisyonu.

Şimdilik AKP karar vericilerinin büyük çoğunluğu kişisel açıdan riskli bu mecraya girmektense batan gemide gittiği yere kadar kaptan görünmeyi öncelemiş gibi duruyor. Batan gemi diyorum çünkü ekonomik, diplomatik, temel haklar ve özgürlükler, eşitlik ve yaşanabilirlik ölçütlerinde  dibe vurmakta olan Türkiye’yi çok ama çok zor bir dönem bekliyor.


Aslında ne istemediğimizi biliyoruz

***  “….aslında olması gerekmeyen, kader olmayan, engellenebilir bir felaketin yaşanıyor olması…” diyorsunuz Türkiye’de olanlar için. Bu felaket nedir? Nasıl engellenebilir?

Felaket; demokratikleşebilecek, bir anayasal demokrasiye evrilebilecek, birikimi demografisi gelişmişlik düzeyi buna elverişli, bulunduğu coğrafyada bir umut kaynağı olabilecek bir Türkiye’nin, bu umudunun ve bu vaadinin yok ediliyor olması. Engellenebilir çünkü topluma sorulsa Pakistan’da mı yaşamak istersin Hollanda’da mı diye, hemen kimse Pakistan’da Afganistan’da yaşamak isterim demeyecek. Kaç kişi göç ediyor oralara ‘iyi yaşamak istediğim için geldim, çocuklarım burada yetişsin’ diyerek? Bu bize bu tarz bir gidişatın toplumun genelinde aklını başına alıp düşünülse istenmediğini istenmeyeceğini anlatıyor. Tam olarak ne istediğimiz konusunda anlaşamasak da ne istemediğimiz üzerinde ortaklaşabiliriz, demokratikleşeceksek odaklanılması gereken bu. Hukukun üstünlüğü olmayan yerde ne ekonomi, ne hak, ne özgürlük, ne eşitlik, ne adalet olur. Kimimiz ekonomiyi, kimimiz adaleti, kimimiz özgürlükleri öncelikli addediyor olabiliriz, ama hukukun üstünlüğü konusunda anlaşabiliriz bu öncelik farklılıklarımıza rağmen.

Türkiye durumu okuyamıyor

*** Kürt sorunun halli için “çözüm süreci” diye tanımlanan süreç nereye gidiyor sizce?
Çözüm süreci tıkandı tıkanmasına ama bu sürece girilmesi de iç dinamikle değil dış dinamikler yoluyla olmuştu. Ben gene dış dinamiklere bakıyorum ve Kürtlerin Türkiye içinde barışa kararlı olduklarını görüyorum. Çeşitli sebeplerle çok ama çok mecbur kalmadıkça bu ateşkes hali Kürt tarafında sürecek, çünkü Kürtler kalıcı barış henüz olamasa bile içinde bulunulan ateşkes halinin değişmesini asla istemiyorlar. Türkiye’de büyük ölçüde anlaşılmayan mesele çözüm sürecine girildiği günlerle bugünler arasında geçen yıllarda aktörlerin, tarafların pazarlık güçlerinin, dış itibarlarının, varlıklarının yekununun, bu yekunun dış dünyadaki anlamının değişmiş dönüşmüş olduğu. Bölgede Türkiye’nin boyunu kat be kat aşan, Türkiye’nin kapıldığı büyüklük sanrısıyla yakın zamana dek hiç okuyamadığı gelişmeler oluyor ve Türkiye bir aktör olarak etkinliğini kaybettikçe bu kartlar da yeniden karıldı, oyun ve aktörler yeniden yapılandı. IŞİD denen oluşumla mücadele eden, başarıyla da edebilen, üstelik Kaideci Nusracı filan da olmayan, seküler olan, kadın düşmanı olmayan, çatısı altında başka dinlerden kimliklerden insanları barındıran koruyan eşit muamele eden bir Kürt modeli doğabilir Ortadoğu’da, bu vaat oluştu ve dünya bu aktöre yatırım yapmakta. Türkiye her kimliğe dine inanışa inanmayışa eşit mesafede duran bir devlet olarak kendini varedebilse, varolan sekülerlik kırıntılarından da vazgeçmese, eylemiyle ve söylemiyle dönüşmese, bölgedeki en önemli pazarlık avantajını da kaybetmemiş olacaktı; ama kaybetti. Bölgede ilk kez Kürtler dört ülkedeki varlıklarıyla bir aktör haline geldiler ve bu sadece Türkiye’ye ilişkin bir mesele değil, dolayısıyla Türkiye’nin tek başına karar verici olabileceği bir mesele de değil. Bölgenin savaşı Kürtlerle savaş değil IŞİD’le savaş, az sonra mecburen El Kaideyle, Nusrayla savaş...bu kaçınılmaz. Türkiye bu durumu okuyamadığı duygusal açıdan reddettiği müddetçe, öncelikleri dünyanın önceliklerinden sapmaya devam edecek. Kürtler artık bir ulus olarak uluslararası bir oyuncu ve itibar gören, çünkü durduğu yerin ahlaki üstünlüğü olan bir oyuncu bu savaşta. Türkiye ya Türkiye’de olan ve barış isteyen çıkarı iradesi barışta olan Kürt vatandaşlarıyla ve onların siyasi temsilcileriyle ve güneyinde asıl belaya karşı savaşan Kürt güçlerle bu anlayışa dayalı bir işbirliği yapacak, ya da günümüzün Nazileri addedilen addedilmesi gereken güçlere karşı en hafifiyle agnostik, tarafsız görünmeye çalışan, “IŞİD de kötü Kürtler de kötü” söylemiyle ve hadi sadece bu sebeple olsun “işbirlikçi” olarak addedilmesine yolaçan, müthiş itibar kaybettiren, gelecek nesillere de açıklayamayacağı ama reel ama ideolojik olan politikasına devam edecek.

Yüzde 99 Müslüman söylemi=homojenleştirme süreci

*** Yöneticiler yıllardır “yüzde 99’u Sünni” vatandaşı olan bir Türkiye’den bahsediyorlar. Sizin buna karşı tezleriniz var; anlatır mısınız?

Alevilerin varlığı, Sünni İslam anlayışlarının tektip olmayışı ve çeşitliliği, Binnaz Toprak’ın ‘şehirli Müslümanlığı’ benim bir çeşit “reform Müslümanlığı” olarak gördüğüm dindarlığın çeşitli yaşanma yorumlanma deneyimlenme çeşitliliği, varolan Müslüman kitlenin aksettirilmeye çalışıldığı gibi homojen olmadığını, hatta tam da Müslüman addedilen kitlenin kendi içinde fevkalade kutuplaşmış olduğunu kanıtlıyor. Örneğin yüzde 99 derken buna CHP tabanı da Aleviler de dahil ediliyor, ama buna karşılık CHPliler aynı zamanda son zamanda Halaçoğlu’nun da kendi zihniyetindekilerin kafasındakini açık yüreklilikle dile getirdiği gibi “dinsiz” de addediliyor.  Seküler ve “dinsiz” eşanlamlı kullanılıyor, oysa bu asla böyle değil. CHP tabanında da HDP’nin seküler kanadında da kendini dindar addeden ya da en azından ateist olmayan çok insan var. Dindar olup din devleti istemeyebilirsiniz. Yüzde 99 söylemi ise toplumsal mühendislik yoluyla homojenleştirme projesinin bir sloganı. Eğer yüzde 99 Müslümansa böyle tarihsel planda çokuluslu çok dinli bir toprak parçasında bu nasıl olmuş, eğer zorbalıkla olmadıysa? Ve şimdi çoğulculuğu reddeden bu söylem neden yine ortaya sürülüyor, amaç homojenleştirme değilse?

19 Temmuz 2015 Pazar

Gel de uzlaş, gel de anlaş!


Bu haftaki söyleşi konuğuma göre Türkiye, Kürtlerle arasındaki sorunları çözse ve Suriyeli Kürtlere IŞİD’le mücadele etmeleri için yardım etse iyi eder; ve bu arada Ankara, Suriye konusunda tek taraflı bir kararla hareket etmekten sakınmalı.

Bunları söyleyen, uluslararası ilişkiler ve hukuk alanında üniversitede öğretmenlik yapan, Kültür Üniversitesi bünyesindeki GPoT düşünce kuruluşunun kurucularından Sylvia Tiryaki. 

Kendisi Slovak asıllı; 1989 Çekoslovak Kadife Devrimi sonrası Çek Cumhuriyeti ve Slovakya 1993’de “barışçı” bir biçimde ayrıldı. Akabinde her iki ülke de NATO ve AB’ye karıldı. Slovakya, AB ve OECD ülkeleri arasında en fazla ve hızlı büyüme rakamlarına sahip ülkelerden.



Yıllar içinde söyleşilerimizle beraber dostluğumuzun da geliştiği Tiryaki ile bir gün Çeko-Slovakya’nın ayrılma sürecini de konuşmak istiyorum. Tiryaki, bir Türkiyeli ile evli, yıllardır Türkiye’de yaşıyor ve kendisini yarı “Türk” sayıyor, üstelik TC vatandaşı; yani “yabancı” değil ve yaşam tecrübesinden dolayı Türkiye’ye dışarıdan bakma olanağına sahip. Bunun için kendisine Türkiye’yi normalleşme, toplumsal barışa kavuşma yolunda nerede gördüğünü sordum. O da anlattı:

“Slovakya’da milliyetçiler ve diğerleri tartışır, bağırıp çağırabilirler ama sonrasında her şey ‘pub’ da içilen biralarla unutulur. Türkiye’de öyle değil…”

Gerçekten de değil.

“Türkiye, Kürtlerle arasındaki sorunları çözse ve Suriyeli Kürtlere IŞİD’le mücadele etmeleri için yardım etse iyi eder,” evet, söylemesi ne kadar kolay! Ancak burada işler hakikaten kolay değil.
Bakınız Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Dolmabahçe mutabakatından haberim yok diyor. Oysa Cumhuriyet gazetesinde Can Dündar, hükümet yetkilileri ve HDP'nin İmralı heyeti arasında gerçekleşen Dolmabahçe görüşmesine ilişkin olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dolmabahçe zirvesinin her aşamasından haberdar olduğunu, HDP’lilerin her talebinin anında telefonla kendisine iletildiğini ve onayı alındığını, “yetkili kişilere” dayanarak yazıyor.

Başka haberler de var: Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani,Erbil ve Musul cephelerindeki peşmergelere gerçekleştirdiği bayram ziyaretinde yaptığı konuşmada, "Halkımızı bu sıkıntılı süreçten kurtarmak zorundayız. 'Bağımsızlık' ve 'boyunduruk' seçenekleriyle karşı karşıyayız" diyor.



Gel de uzlaş, gel de anlaş!

Tiryaki, anlaşmazlıkların, çözümsüzlüklerin, çatışmaların çözümü için çalışıyor. Kıbrıs sorunundan Kürt sorununa söyledikleri şöyle:

“Türkiye için en iyisi Rojava’dan IŞİD ile savaşan Suriye Kürtlerine bu savaşta yardım etmek. Yoksa Türkiye oyun dışı kalır, ve orada Kürtlerle Amerika olur. … Tampon bölge fikri yeni değil. Kurulması faydalı olabilir. Ancak sadece tek bir tarafın isteklerine göre şekillenmesi doğru olmaz. … Amerika ile Türkiye uzlaşırsa herkes için iyi olur.

“Kürtler tabi ki IŞİD’e teslim olmamalı. Bu Türkiye için çok daha tehlikeli olur. … Türkiye Kürtleri konusunda ise Türkiye devleti bütün vatandaşlarına eşit davranmalı ve kucaklayıcı olmalı. Türkiye, yeterince uzunca bir süredir barış sürecinin içinde, ve bu yüzden de Kürt karşıtı bir söylem kullanması gereksiz; ancak yine de bunu yapıyor, muhtemelen sebebi de HDP’nin seçimlerde AKP’yi tehdit etmesi: HDP barajı geçmeyi ve AKP’nin Kürt seçmeninin oylarını almayı başardı. Şimdi de erken seçim ihtimali var ve AKP buna göre davranıyor.”

7 Haziran seçimi ve dış politika

“Belli ki AKP ana koalisyon ortağı olacak, ancak kim koalisyonda olursa olsun, dış politikanın parametreleri aynı kalacaktır. Siyasi partiler maksimalist, uzlaşmaz pozisyonlarını bir yana bıraksalar ve çıkan sonuca uyum sağlasalar iyi olur. Heterojen sesler olması her zaman sağlıklıdır. Dış politikada da ne kadar çok ses temsil olanağı bulursa o kadar iyi olur.”

Sert dil terkedilmeli

“Türkiye, Suriye konusunda verdiği tepkilerde orantılı reaksiyon taktiğini kullanıyor. Aslında BM güç kullanma tehdidini yasaklıyor, ancak Türk dış politikasını şu anda zaten şartlar belirliyor. Eleştirdiğim bir konu üst düzey yetkililerin çok sert dil kullanmaları; bu tarafların beklentilerini arttırıyor ve iyi sonuçlar doğurmuyor.

“Türkiye 2 milyon Suriyeli mülteciye kapılarını açtı; bundan dolayı da Suriye politikası eleştiriliyor. Ancak başka bir hükümet bu şartlarda farklı şeyle yapabilir miydi bilmiyorum. Öte yandan, karşı tarafla hiç diyalogunuz olmadığı zaman, gelişmeler konusunda söyleyeceklerinizin geçerliliği de olmuyor. Suriye konusunda Türkiye kesinlikle tek taraflı davranmamalı. Kimsenin o liderle, bu kişiyle görüşmem veya konuşmam deme lüksü yok. Asad ile diyalog kurulmalı ve taraflar maksimalist beklentilerinden vazgeçmeli.”


Kıbrıs’ta çözüm fırsatı

“Kuzey’de yapılan seçimlerden sonra yeni bir lider var ve bu da güneyle ilişkilerin daha sıcak olmasını sağladı. Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis çözüm yanlısı. Yunanistan krizi, güney tarafının daha çözüm yanlısı olmasını sağlayabilir. Önceki liderler, Mehmet Ali Talat ve Dimitris Christofiadis çözüm süreci sırasında bir belge üzerinde mutabakata varmışlardı; bu, anlaştıkları ve anlaşmadıkları noktaları belirtiyordu. Yeni liderler için bu çok iyi bir belge; anlaşmazlıkları açıkça gösteriyor. Ayrıca BM gözlemcileri sadece gözlemci olarak hareket ediyor, konuşan taraflar kuzey ve güney liderleri. Kıbrıs’ta görüşmeler konusunda dikkatli iyimserim çünkü geçmişte de kaçırılan pek çok fırsat oldu.”

AB’ye karşı Yunanistan durumu olmamalı


“Yunanistan-AB sorunu da her iki taraftan da taviz gerektiriyor. Durum ‘AB’ye karşı Yunanistan’ şeklinde olmamalı. Yunanistan, AB’nin bir parçası Düşman değiller; aynı ailenin üyeleri ve sorunu AB içinde çözmeliler. Umarım AB bakanları Yunanistan’ın son teklifini iyi değerlendirir. … Türkiye’nin ne yapabileceğine gelince, aslında Türkiye’nin ihracatının sadece yüzde 50’den fazlası AB ülkelerine oluyor, yani AB’deki bir istikrarsızlık, Türkiye’yi de olumsuz etkiler. Türkiye, gelişmeleri dikkatle izlemeli. Türkiye, ekonomik olarak Yunanistan’a yardım edecek pozisyonda değil ancak askeri harcamaların azaltılması gibi güven arttırıcı bazı tedbirler ekonominin ferahlaması için her iki tarafa da yardımcı olabilir.”