recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2016 Pazartesi

Barış Meclisi’nden Necmiye Alpay: ‘Barış sürecine dönmek çok zor ama, başka çaremiz de yok’


Bu hafta konuğum Kürt sorununun çözümüne katkı sunmak için kurulmuş olan Türkiye Barış Meclisi (TBM) üyesi yazar Necmiye Alpay, barışa dönmenin zor olduğu bugünlerde, bunu yapmanın ne kadar hayati bir önem taşıdığına işaret etti:

“Kürtlerin duygusal kopuşundan epey söz edildi. 2010 yılına kadar, Kürt kanaat önderleri barış için hâlâ çok geç olmadığını fakat kendilerinin barışın konuşulabileceği son nesil olabileceğini söylüyorlardı. Araştırmalar, Türkiye’den ayrılmak isteyen Kürtlerin yüzde 30 oranında bile olmadığını gösteriyor, geriye kalan yüzde 70 ayrılmak istemiyor. Ancak, barış süreci olmazsa, savaş tüm fiziksel ve psikolojik sonuçlarıyla böyle devam ederse durum daha da kötüleşebilir.”

Hükümet tarafından sorunlara çözüm olacağı öne sürülerek gündeme getirilen yeni anayasa tartışması konusunda ise Alpay görüşlerini şöyle ifade ediyor:

“Anayasa, toplumun üzerinde mutabakata vardığı bir metindir. Bu mutabakata varmak için de özgürce tartışma yapmak gerekir. Hükümeti eleştiren herkesin tehdit ve tacizle karşılaştığı bu ortamda yeni bir anayasadan söz etmek mümkün değil.”


Alpay’la söyleşimizin ana başlıklarla özeti şöyle:

*** Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “önümüzdeki süreçte ne bölücü terör örgütü ne de onun güdümündeki parti ve diğer yapılar asla muhatap alınmayacaktır, o iş bitmiştir” dedi. Güneydoğu’da çatışmalar devam ederken bu ifadeyle ilgili olarak görüşleriniz neler?

Bunu duyduğumda aklımdan geçen iki şey oldu. Birincisi ne kadar vahim bir durumda olduğumuz ve savaşın muhtemelen devam edeceği. İkincisi de Tayyip Erdoğan’ın yarın, bugün söylediğinin tam tersini söyleyebileceğiydi. Televizyonda bazı AKP mensupları, Erdoğan’ın bu sözlerinden önce, silahlı örgüt mensuplarının artık bir barış süreci olmayacağını söylediklerini ileri sürüyorlardı. Bunun doğru olup olmadığını kontrol etmedim ancak doğruysa şaşırmam çünkü silahlı örgüt, sadece Türkiye içinde değil dışında da aktif ve bu çatışma artık sadece Türkiye’nin sorunu değil. Bir savaş var ve savaşta güç gösterisi yapılıyor. Her iki taraf da geri adım atacak gibi gözükmüyor.

*** PKK ve ilişkili diğer organizasyonların barış fikrinden tamamen vazgeçtiğini düşünüyor musunuz?

Silahlı örgütün barış fikrinden bu kadar kolay vazgeçtiğini düşünmüyorum, çünkü Türkiye’deki çatışmadan Kürt halkı çok acı çekiyor. Hiç 7 gün 24 saat süren sokağa çıkma yasakları yaşadığımızı hatırlamıyorum. Bu, askeri darbe dönemlerinde dahi olmamış bir şey. 

‘7/24 sokağa çıkma yasakları hiç olmamıştı’

*** Uluslararası af örgütü (Amnesty International, AI) yeni yayınladığı bir raporda Türkiye’nin Güneydoğu’sundaki çatışmalardan 200 bine varan sayıda yerli halkın etkilendiğine ve hayatlarının tehlikede olduğuna dikkat çekerek, devletin uyguladığı yöntemlerin insan haklarına aykırı olarak toptan cezalandırmaya vardığını vurguladı. Bazı gözlemciler bu dönemi 12 Eylül dönemine benzetip karşılaştırıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

İki kötü dönemi birbiriyle karşılaştırmak doğru değil çünkü farklı açılar var. Ancak hak ihlalleri o kadar ağır ki, bu dönemleri karşılaştırmak zorunda bırakılıyoruz. 12 Eylül zamanında gözaltında ciddi şekilde sistematik işkenceden geçen insanlar bugün ya bu yüzden hayatta değiller ya da fiziksel ya da psikolojik olarak yaralanmış durumdalar. Bunlar insan hakları kuruluşları tarafından raporlandı. Şimdi işkence yok mu? Var. Ancak iki dönem bu açıdan karşılaştırılamaz. İçinde bulunduğumuz durumu ayıran en çarpıcı özellik hukukun ayaklar altında olması. … Ayrıca daha önce de söylediğim gibi 7/24 haftalarca, hatta aylarca süren sokağa çıkma yasakları hiç olmamıştı, güvenlik güçleri ölü bedenleri sokaklarda sürüklememişti. Her dönemde farklı kötülükler yaşadık. Her dönemin ortak noktası diyebileceğimiz bir şey var, o da kötü şöhretli “Türk gladyosu” ki Erdoğan ve hükümet bunun üzerine gitmek yerine onunla uzlaşmış görünüyor.

*** Hükümetin eski sözcüsü Bülent Arınç’ın bir haber mülakatı sırasında müzakere masasında Abdullah Öcalan da “olacak, olmalı” demesi sizi şaşırttı mı?

Ben Arınç’a “supap” diyorum. Tayyip Erdoğan’ın sert sözlerini yumuşatan bir supap. Bazıları da Arınç’ın iyi polisi oynadığını söylüyor. Öte yandan, Öcalan’ın rolü barış süreci için önemli. Kürt halkı için sembolik açıdan önem taşıyor. Hemen hemen bir yıldır avukatlarını ya da ailesini görmesine izin verilmiyor, mutlak olarak tecrit edilmiş durumda ve Kürt halkı bu duruma tepki veriyor.

*** Hükümet Öcalan’ı tecrit ederek etkisini azaltmaya çalışıyor gibi görünüyor, sizce Öcalan’ın yeniden konuşmasına izin verilirse şiddet azalır mı?

Sanıyorum azalır. Hatırlayın, barış sürecinin başlangıcında silahların devrinin sona erdiğini ve artık müzakere zamanı olduğunu söylemişti. Tekrar konuşabilse, muhtemelen silahlı çatışma çağrısı yapmayacaktır. Ancak özerklik için pazarlık edebilir ve hükümet bu yüzden Öcalan’ın söyleyeceklerini halkın duymasını istemiyor.

‘Hiçbir silahlı örgüt müzakere sürecinde silahları bırakmamıştır’

*** Barış sürecinin yeniden başlaması PKK’nın silahları bırakması koşuluna dayandırılıyor. Bu mümkün mü?

Şimdiye kadar hiçbir silahlı örgüt müzakere sürecinde silahları bırakmamış. Dünyada bunun tek bir örneği yok, ne İspanya’da ETA, ne Britanya’da IRA, vs. Devlet silahlı örgütle silahları bırakmanın detaylarını konuşabilir ancak anadilde eğitim, özerklik, anayasa gibi konular Kürt halkının temsilcileriyle konuşulur.

*** Hükümet gündeme tekrar yeni anayasa yapımını getirirken barış sürecine de girilmesi olasılıklı mı?

Değil çünkü AKP hükümeti bir yandan HDP’ye yükleniyor, diğer yandan Güneydoğu’da Kürt halkı üzerinde zulüm uyguluyor. Bu şartlar altında yeni bir anayasa hakkında nasıl konuşabilirsiniz? Yeni bir anayasayı konuşabilmek için özgür bir ortam gerekir. Herkes baskı altında. Gazeteciler, akademisyenler baskı altındayken yeni bir anayasa hakkında tartışmak mümkün mü? … Hukukun üstünlüğü yok. Kirli bir savaş var. Türk gladyosunun yeniden aktif olduğuna dair soru işaretleri var. Hâlâ pek çok siyasi cinayetin “faili meçhul”. Hrant Dink ve Tahir Elçi cinayetleri de bunların içinde yalnızca ikisi.  Hukuka uygun davranılmıyor.  Bu yüzden, yeniden barış sürecine dönmek çok zor ama, başka çaremiz de yok. Yoksa bildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti olmayacak.

*** Barış süreci olmazsa Türkiye Cumhuriyeti’ne ne olacak?

Kürtlerin duygusal kopuşundan çok bahsedildi. 2010 yılına kadar, Kürt kanaat önderleri barış için hâlâ çok geç olmadığını, fakat kendilerinin barışın konuşulabileceği son nesil olabileceğini söylüyorlardı. Araştırmalar, Türkiye’den ayrılmak isteyen Kürtlerin yüzde 30 oranında bile olmadığını gösteriyor, geriye kalan yüzde 70 ayrılmak istemiyor. Ancak barış süreci olmazsa, savaş tüm fiziksel ve psikolojik sonuçlarıyla devam ederse durum daha da kötüleşebilir.

*** Olabilecek en kötü senaryo nedir?

AKP’nin PKK’yı tamamen yok etme gibi bir takıntıyla Suriye ve Irak’a girmesi. Bu tür bir senaryo üçüncü bir dünya savaşı demek olabilir çünkü bölgede hâlihazırda 60 ülkenin silahlı kuvvetleri var.

‘Akademisyenler devletin en tepesinden tehdit ediliyor’

*** “Bu suça ortak olmayacağız” diyen Barış için Akademisyenler bildirisine karşılık bazı akademisyenler bildirinin içeriğine, sadece devleti suçlayan, PKK konusunda hiçbir şey söylemeyen tek taraflı bir bakışa sahip olduğunu öne sürerek karşı çıktılar. Sizin görüşünüz nedir?

Bildiriyi imzalayan akademisyenler öylesine tehditlerle karşı karşıya kaldılar ki, bildirinin içeriği ikinci plana düşmüş durumda. Bu tehditler hem devletin en üst kademesinden hem de Sedat Peker gibi cezaya çarptırılmış bir mafya patronundan dahi geldi ve Peker oluk oluk kan akıtmaktan, akademisyenlerin kanlarıyla yıkanmaktan söz etti. Bazı akademisyenlerin çalışma odalarının kapılarına çarpı işaretleri konulması Nazi dönemini çağrıştırdı. Bunlar öylesine öne çıktı ki bildirinin içeriğini tartışacak durumda değildik. Burada çok vahim olan ne Cumhurbaşkanı ne de Başbakan’ın daha önce Tayyip Erdoğan’la iyi pozlar vermiş olan Sedat Peker’in tavrına karşı bir söz etmemiş olmalarıdır. Sedat Peker’e karşı açılan iki soruşturma da akademisyenlerin girişimiyle oldu, savcıların girişimiyle değil. Sedat Peker gibi suçlular, onları bu tür tehditlerinden ötürü kınamayan otoriteden bu dolaylı desteği almasalardı zaten bu kadar cüretkâr olamazlardı.

İçeriğe gelince, bence metinde yanlış yorumlamaya açık bazı sözcükler vardı. Ancak imzaladığımız her bildiride böyle ifadeler olabilir. Daha önce üniversitelerde ders veriyordum artık vermiyorum ve bu yüzden de metin imzalamam için bana gelmedi. Ama gelseydi, içeriği de destekleyerek imzalardım. Bir noktada sesimizi yükseltmemiz gerekiyor, bunu yapmazsak otoriteden gelecek her türlü baskıyı kabul etmeye hazır olmamız gerekir.

Barış süreci devam ederken ilgili dinamikleri ele alan bir konferanstaki sunumlar, Alpay ve Türkiye Barış Meclisi  Sözcüsü Hakan Tahmaz editörlüğünde Barış Açısını Savunmak isimli kitapta toplandı.



20 Nisan 2015 Pazartesi

Çözüm süreci nereye?



"Bakın dikkat edin onlar açısından çözüm süreci nedir biliyor musunuz? Matbaaya giderken yolda düşmüş iki sayfa kağıttan ibarettir. O kadar. Çözüm süreci onlar için budur. Ama bizim açımızdan yaşam gerekçemizdir." 

HDP Eş Genel Başkanı ve İstanbul milletvekili adayı Selahattin Demirtaş bu sözleri İstanbul 3. Bölge milletvekili adayları ile 19 Nisan Pazar günü Esenyurt Cumhuriyet Meydanı'nda düzenlenen halk buluşmasında söyledi. Neden? Çünkü Başbakan Ahmet Davutoğlu, çözüm sürecinin AK Parti seçim beyannamesinde yer almayışını, daha doğrusu sadece isminin geçmesini, böyle açıklamıştı:

“Dijital ortamda metin baskıya gönderilirken bazı kaymalar olmuş, bir iki sayfa düşmüş. Onlar eklenerek beyanname tekrar baskıya gönderilecek.”

Kürt sorunu ile ilgili çözüm süreci nihayete ererse silahların susması, toplumsal barış ve tüm yurttaşların haklardan eşit olarak yararlandığı daha demokratik bir Türkiye mümkün olabilecekken başbakan, çözüm süreci bu ülke ve vatandaşları için ne kadar önem taşıdığına vurgu yapmayınca insan düşünüyor: Çözüm süreci acaba matbaaya giderken yolda düşmüş iki sayfa kağıttan mı ibaret?

Kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı  Recep Tayyip Erdoğan da "Kürt meselesi yoktur!" deyince Kürtler ve çözüm yanlıları elbette karamsarlığa düştü.

Demirtaş’ın ifadesi Kürtlerin çoğunun hislerini yansıtıyor. Yaklaşık iki yıldır süren çatışmasızlık ortamı ve İmralı’da Abdullah Öcalan’la, ayrıca PKK ile yapılan görüşmeler umut verdi. Binlerce kişinin yaşamına mal olan, yıllardır toplumda düşmanlıklara yol açan bir sorunun çözüm yoluna girme ihtimali bile önemli ancak artık iki yıl oldu, beklentiler gittikçe artıyor.

11 Nisan’da Ağrı kırsalında meydana gelen çatışma, pek çok haberde “PKK askere saldırdı” benzeri başlıklarla verildi. Olayın detaylarına bakınca, tarafların birbirinden çok farklı, hatta çelişen açıklamalar yaptığını gördük.

Seçim öncesi dönemde çatışmasızlık durumu sürerken bu olay neden çıktı? HDP’nin oylarının düşmesini istemeyen herhalde çatışma çıkarmaz; peki barajı aşma ihtimali olan HDP’nin oy oranını düşürmeye yönelik bir çaba mı var?

Bu hafta Monday Talk konuğum Türkiye Barış Meclisi’nde (TBM) 2007 yılından beri Kürt sorunun çözümü için çabalayan, hükümete öneriler sunan gazeteci Hakan Tahmaz, kuruluşundan beri uzun süre Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nde (ÖDP) başkan yardımcılığı da yapmış olan bir kişi. 




Hakan Tahmaz'a ilk sorum 15 Nisan’da açıklanan AK Parti'nin seçim beyannamesinde Kürt sorununa ya da çözüm sürecine yönelik açıklama olmamasına tepkisiydi. Yanıtı kısaca şöyle oldu:

“Barışçıl bir çözüme ulaşmak için AK Parti tarafından ifade edilen bir siyasi irade yok. Belli ki barış süreci derin dondurucuda. Sadece bu da değil; hükümet  tarafından diğer tarafı düşmanlaştırma ve şeytanlaştırma da var.”

Bu şeytanlaştırmanın en bariz örneğinin Ağrı olayıyla ortaya çıktığını söyleyen Tahmaz, Demirtaş’ın hükümet tarafından hedef haline getirildiğini, Genelkurmay’ın olaydan uzak durduğunu, ve belli ki olaya valilikten verilen talimatla jandarmanın karıştığını belirtti.

Söyleşimizden altı çizilecek bölümler şöyle:

“Hükümetin yanlışı henüz olay hakkında araştırmaları yokken, bölgeden sağlam bilgiler edinmeden hem cumhurbaşkanının, hem başbakanın hem de diğer bazı yetkililerin açıklamalar yapıp, HDP’yi suçlu çıkarmaya çalışmaları ve çatışmadan fayda sağlamak istemeleridir. Hükümet olayla ilgili olarak Ankara’dan yorum yapmadan önce Ağrı’da incelemler yapmalıydı.

“AK Parti’nin seçim beyannamesi iki şeyi gösteriyor. İlki, HDP’yi meclise sokmamak için uğraşacağı, ikincisi de milliyetçi oylara oynadığı. Zaten bu iki amaç Kürt sorununu çözmenin önündeki engellerdir de diyebiliriz.

Dünyada çatışmalar Türkiye’deki gibi çözülmüyor

“Dünyanın hiçbir yerinde çatışmalar Türkiye’deki gibi çözülmemiştir. Öncelikle her iki tarftan da sivil toplum sürece dahil edilmeliydi. Çözüm süreci meclis zemini de taşınmadı. Biz toplum olarak neden sadece hükümet ya da HDP yetkililerin açıklamalarıyla yetinmek zorunda kalalım ki? Demokratik bir müzakere süreci yaşanmıyor.

“Çözüm sürecinde henüz bir ilerleme kaydetmedik; sadece çatışmasızlık ve diyalog mevcut. Hükümetin bir yol haritası yok. Ayrıca belli ki çözüm sürecine direnen bir bürokrasi ve güvenlik kadrosu var. Dünyanın başka ülkelerinde bu gibi sorunların çözüm süreçlerinde, devlet görevlileri çatışma çözümü konusunda eğitimden geçerler; Türkiye’de bu da olmadı.

“Eğer Türkiye’de kuvvetler ayrılığının olmadığı ve tek kişinin hakimiyetine dayalı bir başkanlık sistemi olursa, bu çözüm sürecinin sona ermesi anlamına gelir. Zaten süreç şimdi de çoğunlukla Erdoğan’ın tek taraflı isteklerine göre yürüyor. Bu davranış şekli, başkanlık sistemiyle bir de kurumsallaşırsa, silahların bırakılması gibi en temel amaçlardan bile uzaklaşabiliriz.



Hükümet atadığı valiyi kontrol edemiyorsa…

“HDP’nin başarılı olup barajı geçme ihtimali çok yüksek çünkü bu potansiyeli ona AK Parti sağlıyor. AK Parti yüzde 10 seçim barajını kaldırmayarak son derece demokratik olmayan bir tavır sergiledi. 2009 ve 2011’de AK Parti gerilim siyaseti izleyerek kazandı ancak bu artık sürdürülebilir değil. Hükümet gerilim politikasına devam ederse, milliyetçi oylarını arttırır. Provokasyonlara gelince, eğer bunlar oluyorsa, hükümet bunları önlemekle yükümlü. Ayrıca hükümet atadığı valileri kontrol edemiyorsa, otorite sorunu var demektir. Bir de günümüzde hızlı iletişim yolları sayesinde provokasyonlar çok çabuk gün ışığına çıkıyor.

“HDP’nin meclise girdikten sonra AK Parti ile işbirliği yapacağını düşünenler, ya Kürt siyasetini bilmeyenler yada HDP hakkında korku ve önyargılara sahip olanlar. Sosyalist gelenekten gelen ve Kürt sorunun çözümü için uzunca bir süredir çalışan biriyim. HDP’nin, Erdoğan’ın başkan olması için bir başkanlık sistemi gelsin diye AK Parti ile işbirliği yapması, HDP’nin intiharı anlamına gelir. AK Parti’nin tek adamlık için planları varsa buna hepimiz karşı çıkmalıyız.”

18 Nisan 2015 Cumartesi

Türkiye-İran rekabeti kızışabilir


Bu ayın başında İran ile 5+1 ülkeleri (BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi olan ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya, ve Almanya) arasında nükleer müzakerelerde anlaşmaya varıldı. Bu konuda bir taslağın 30 Haziran'a kadar hazır olması ve nihai anlaşmayla birlikte İran'a yönelik yaptırımların kaldırılması bekleniyor.

Peki bu anlaşma Türkiye için neden önemli? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan neden birden bire İran’a karşı çıkıştı? Yemen konusunda Suudi Arabistan’ın yanında yer alan Ankara şimdi politika mı değiştiriyor? Yemen sorununa çözüm bulmak için Ankara’nın Tahran’la anlaşması mümkün mü? Erdoğan'ın son zamanda Riyad ve Tahran gibi bölgenin iki önemli başkentine gitmesi ne anlama geliyor?

Bütün bu soruları ve daha fazlasını , dış politika yazarı Sami Kohen’le konuştuk. Söyleşimizin İngilizce’si burada. 

Aşağıda da harfi harfine değilse de konuşmamızın tamamına yakını var.



*** Recep Tayyip Erdoğan’ın, İran hakkında o kadar sert konuştuktan sonra Tahran ziyaretini gerçekleştirmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Resmi düzeyde konuşulduğu zaman İran komşumuz, ortak çıkarlarımız var, petrol ve gaz ihtiyacımızın önemli kısmını İran’dan sağlıyoruz deniliyor. Bütün bunlar çok yerinde. Ankara da bunu biliyor ve resmi beyanlarda kullanıyordu ancak birkaç aydan beri İran’a karşı söylem değişti. Birkaç hafta önce cumhurbaşkanının İran’la ilgili yaptığı sert konuşma çok önemli. Hatta başbakan ve bazı yetkililer de İran’ın Ortadoğu’da izlediği politikalar hakkında rahatsızlık belirttiler. Türkiye İran’ın nükleer programından şikayetçi değil ama İran’ı gören her ülkenin nükleer yarışına girmesi endişesi de var tabi ve nükleer bir Ortadoğu da istemediğini de belirtmiştir. Uluslararası camia ise İran’ın nükleer programına karşı Türkiye’den çok daha net bir tavır içinde.

*** Türkiye’nin son dönemde İran’la bozuşmasının asıl nedeni nedir peki?

Türkiye’nin son dönemde İran’la bozuşmasının asıl nedeni, İran’ın Suriye başta olmak üzere ve son olarak Yemen’deki tutumu. Bu öyle rahatsız edici oldu ki cumhurbaşkanı ilk defa Ortadoğu’yu “domine” etmekle suçladı. Ve İran için Yemen, Suriye ve Irak’tan çekilmeli gibi bir ifade kullandı. Bu İran’da tepkiyle karşılandı, İran meclisinde milletvekilleri tepki gösterdiler, hatta önceden planlanan bu resmi ziyaretin yapılmayacağı söylentisi bile çıktı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, bizim muhatabımız milletvekilleri değil İran hükümetidir diyerek ziyaretimizi yapacağız dedi ve yaptı.

*** Ancak Türkiye, İran ziyaretinden önce Yemen’le ilgili olarak farklı bir politika izlemiyor muydu?

Türkiye’nin, İran ziyaretinden önce Yemen konusunda pozisyonu şuydu: Bir Suudi girişimi üzerine kurulan koalisyon Husilere karşı savaş açtı. Husilerin arkasında da İran görüldüğüne göre bu, İran’a karşı cephe almak demektir. İran da bunu böyle algıladı ve Suudi Arabistan’ın derhal bu bombardımanı kesmesini istedi. Erdoğan, Suudi kralı ile Riyad’da daha yeni görüşmüştü. Suudi Arabistan, Yemen konusunda Türkiye’den de destek istedi ve Ankara lojistik ve istihbarat alanında olacağı söylenen bu desteği verdi. Yani Türkiye, Suudi Arabistan’ın yanında yer aldı ve dolaylı olarak İran’a karşı olan bir harekete destek vermiş oldu. Zaten Erdoğan konuşmasıyla İran’a yüklenmiş ve çekil buradan demişti.

*** Erdoğan Tahran’a gittikten sonra ne görüyoruz?

Tahran’da, Türkiye ve İran ortaklığı ile Yemen sorununu çözme konusunda görüştüler. İran’ın başından beri tutumu Yemen sorunun savaşla çözülemeyeceğiydi. Ancak bu tutum Türkiye için tutarsız çünkü Ankara Suudi Arabistan’ın yanında yer almışken bunu değiştiriyor. Türkiye’nin 
Yemen politikasında yeni bir ayar var.

Yemen konusu bahane, Türkiye’nin sorunu İran’la

*** Aaron Stein’in yeni makalesinde belirttiği gibi (“Turkey’s Yemen Dilemma”) Türkiye’nin Yemen açmazı nedir? Aslında bu İran’la ilgili ir kaygı mı?

Bölge sorunları konusunda Türkiye ve İran rekabet halindeki iki ülke ve çıkar çatışması var. Türkiye, İran’ın Suriye ve Irak’ta, ve şimdi de Yemen’de, yani bölgede nüfuz sahibi olmasını istemiyor. Erdoğan’ın kullandığı “domine etme” lafı da bunun bir göstergesi. Tahran Irak’ta Şiileri destekliyor; orada IŞİD’in faaliyetini kesmeye çalışıyor ve bu arada Batı’nın gözüne giriyor; Suriye’de de Rusya ile birlikte Esad’ın destekçisi ve orada İran Hizbullah vasıtasıyla da varlığını pekiştirmiştir.
Ankara ile Tahran arasında görüş ayrılıkları apaçık: Türkiye Suriye’de hala Esad’sız bir çözüm istiyor, buna karşılık İran Esad’a bağlı çıkarları nedeniyle Esad’la birlikte bir çözüm taraftarı. Yani burada ortak bir zemin bulmak mümkün değil. Erdoğan’ın Tahran’dan dönüşte uçakta konuşmalarından da anlaşılıyor ki, Tahran’la görüşmelerde Suriye konusu geçiştirildi; bu konu sağırlar diyaloğu halini aldı.

Ancak Yemen konusunda bir mekanizma kurulup dış işleri bakanlarının bir araya gelip ne yapabiliriz diye konuşması kararlaştırıldı. Bu konuda Suudia Arabistan ve İran’la konuşabilecek olan Türkiye için, Erdoğan iki tarafı da uzlaştırabiliriz, arabuluculuk yaparız gibi bir umut içinde. Ancak Türkiye’nin başarı şansı yüksek değil, zor bir misyon.



Türkiye müttefikse müttefik gibi hareket etmeli

*** İran’ın nükleer sorun konusunda Batı dünyası ile anlaşması Türkiye için ne anlama gelir?

Coğrafya yıllarca bizi yan yana yaşattı ve pek çok ortak yönümüz var. İran’la dostuz ama çok da rakibiz. İran nükleer silaha sahip olsa büyük avantaj sağlayacaktır, o yüzden Türkiye bundan her zaman rahatsız olmuştur. 30 Haziran’da bu anlaşma kesinleşirse İran atom silahına sahip olamayacak. Bu anlaşma ile İran atom silahına sahip olamasa da, bazı avantajlar elde edecek ve bu avantajlar Türkiye için dezavantaj olabilir. İran şimdiye kadar izoleydi ana şimdi dünyaya açılacak – şimdiden Avrupa ve Amerika şirketleri açılsa da girsek diye hazırlıklar içinde. Öte yandan İran’a ambargonun kalkması Türkiye için iyi ve hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hedefine ulaşmayı kolaylaştırabilir. Siyasi olarak da Türkiye’nin tavırları Batı’nın tahammüllerini zorluyor ve İran’la Batı’nın ilişkileri normalleşirse İran’ı Batı’ya entegre etmeye çalışacaklar. Ve bu durumda Türkiye “the one and only” pozisyonunu kaybedebilir. Bu konuda bir test IŞİD’le mücadele konusundadır; Türkiye’nin bu konuda çok çekinceli olması Batı’da çok şüpheler uyandırdı, halbuki İran kendi çıkarları için Irak’ta IŞİD’le mücadele etti ve Tikrit’i kurtaran güçlere destek verdi – bu da Amerika ile İran’ın işbirliği demek.

*** Türkiye bu rekabette nasıl başarılı olabilir?


Dış politikada daha tutarlı olması gerek. Sert çıkışlardan vaz geçmesi gerekir ve müttefikse müttefik gibi hareket etmeli. Türkiye her şeye rağmen anayasal düzeniyle demokratik ve laik bir ülke. İran dahil hiçbir ülkede bu vasıf yok bölgede. Bu Türkiye için bir değer. Türkiye bunu sürdürebilirse bölgede her zaman avantajlı olur. 

Erdoğan başkan gibi davranmaya devam ederse sorunlar çıkacaktır

*** Erdoğan’ın dış politikada bu kadar etkin olması dünyada nasıl karşılanıyor?

Dünya bunu büyük bir ilgi ve bazen de şaşkınlıkla izliyor. Erdoğan başkan değilken, başkanlık sistemi yokken varmış gibi hareket etmeye başladı. Dış dünyanın bazen kafası karışıyor çünkü Erdoğan bazen durup dururken sert bir çıkış yapıyor ve acaba Türk hükümeti dış politikada değişiklik mi yapıyor yoksa bu Erdoğan’ın taktiksel bir manevrası mı ya da şahsi fikri mi diye durumu anlamaya çalışıyorlar. Diplomatlar da bunu sürekli araştırıyor. Erdoğan İran konusunda o çıkışı yaptığı zaman herkes hayretler içinde kaldı çünkü şimdiye kadar hiç “domine ediyorsun, çık” şeklinde sert bir mesaj olmadı -- hem de Tahran ziyareti arifesinde. Erdoğan kendini başkan olarak görüyor ve iç politika ile ekonomide olduğu gibi belki de dış politika da onun gösterdiği istikameti alıyor diye görülüyor yabancılar tarafından.

*** Seçimden sonra neler olabilir?

Eğer anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olur ve bu değişikliği yaparsa bugün de facto olan şey o zaman meşru olarak devam edecektir. Ancak anayasa değişikliği olmadan Erdoğan başkan gibi davranmaya devam ederse sorunlar çıkacaktır. Bugün muhalefet bile Erdoğan’ın tavrına tahammül ederek kabulleniyor ve dur bakalım seçim var önümüzde diyor. Seçimden sonra başkanlık sistemi olmadığı halde başkanlık sistemi var gibi hareket edilirse, Türkiye’nin demokrasisiyle ilgili çok temel hukuki bir sorun ortaya çıkacaktır.



Türkiye’nin Mısır politikası yanlış

*** Hükümetin Mısır’la normal ilişkiler kurulması için bazı şartlardan bahsediliyor. Bu gerçekçi mi?

Ankara’nın Mısır politikası belli bir çizgide oldu: Mursi ve Müslüman Kardeşler’e büyük bir darbe olmuştur ve ileri gelenlerinin çoğu hapsedilmiş, yargılanmış ve bir kısmı idama bile mahkum edilmiştir; Sisi’nin yaptığı darbe de gayrı meşrudur dolayısıyla biz bu hükümeti tanımıyoruz. Bu ilişkilerin diğer alanlarına da sirayet etmiştir çünkü Türkiye’nin dünyada Asya ve Afrika gibi farklı pazarlara açılması hep Mısır’dan geçiyordu. Ben Ankara’nın “ilkesel olarak darbelere karşı” diye ifade edilen bu Mısır politikasının hep yanlış bir politika olduğunu ifade ettim. Tamam, bunu bir pozisyon olarak savunun ve duyurun ancak bu Mısır gibi Ortadoğu’nun önde gelen bir ülkesi ile bütün bağları koparmak için bir sebep olmamalıdır; reel politik denen bir şey vardır. Hele bu bölgede, “diktatörlerle işimiz yoktur” gibi bir ilkeyle hareket edersek, o zaman Ortadoğu’da ilişkileri kesmemiz gereken pek çok ülke var ancak Ankara’nın bunlarla ilişkileri devam ediyor. Amerika başta olmak üzere bütün Batı dünyası, ayrıca Rusya ve Çin, Mısır’la iyi ilişkiler içinde. Mısır’ın iç işlerine Türkiye’nin taraf olması için bir sebep yok.

Türkiye hem taraf tutuyor hem müdahale ediyor

*** Türkiye’nin dış politikasındaki eğilimleri nasıl tanımlarsınız?
Türkiye uzun zaman non-intervention karışmama politikası izledi. Şimdiyse Türkiye hem taraf tutuyor, hem müdahale ediyor. Suriye’de taraf tutmadan bir politika izleyebilseydi efektif bir arabulucu olup, Suriye dramının bu noktaya gelmesine engel olabilirdi. Ancak Türkiye bir öncülüğe soyundu ve ben Esad’ı devireceğim dedi; Özgür Suriye Ordusu’nu kurdu; çözümün bir parçası değil sorunun bir parçası oldu. Mısır’da da aynı şeyi görüyoruz.

*** Türkiye dış politikası çöküyor mu?

Bu iktidarın ilk on yıl içindeki açılımlar önemli ve cesurdu. Ancak bu açılımların bazıları için kimsenin yapmadığını onlar yaptı şeklinde değerlendirildi ancak bu abartılı bir bakış. Türkiye’nin Afrika ve Latin Amerika’ya açılması, çok yönlü dış politika Bülent Ecevit ve İsmail Cem dönmelerinde oldu. AKP iktidarı bunu canlandırdı ve gayret edildiği için sonuçlar alındı. Davutoğlu’nun da önce danışman sonra dış işleri bakanı olması buna boyut kattı. Proaktif olmak gibi de yeni konseptler geldi. AKP’nin ilk on yılında sonuçlar da görüldü, Türkiye herkesle dost, Ermenistan’la ilişkiler oldu, İsrail ile ilişkiler iyi ve Türkiye 10-12 ülke arasında arabuluculuk yapmaya soyundu: İsrail-Suriye, Afganistan-Pakistan, Irak’ta Maliki zamanında Şiiler-Sünniler, Lübnan’da savaşan taraflar arasında arabuluculuk vs. Sonuç alınır alınmaz başka ama Türkiye o zaman tarafsız davranabiliyordu. Taraflı olunca arabulucu olamazsınız. Bugün dış politikada en önemli unsur taraf tutma. Mezhepsel olarak da Sünni bir blok kurulacaksa Türkiye’nin yeri burada bakışı var. Ayrıca kişiselleştirme ve düşmanlaştırma var, mesela Esad Türkiye düşmanı olarak gösterilip, devrilene kadar mücadele edilecek deniyor. Bu da Türkiye’nin dış politikasında görülmemiş bir olay. Son on yıl ne kadar iyi gittiyse, son bir kaç yılda da Türkiye o kadar izole oldu. Buna değerli yalnızlık dediler ama dış politikada yalnızlık değerli olamaz.

Türkiye’nin bölgede her şeye rağmen bölgede değeri var. Yaptığı hatalara göz yumuluyor. Ancak Türkiye’nin Batı ile izlediği politika “brickmanship” politikası gibi; Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne karşı Putin’e gidip bizi Şanghay’a alın demesi mesela, riskli şeyler bunlar. AB tepki göstermedi, boş verdi adeta… Türkiye’nin jeostratejik durumu yaptığı hatalara rağmen Türk dış politikasını ayakta tutabiliyor, çökmesine mani oluyor.

Düzeltilmesi gereken bir üslup meselesi var

*** Yani hatalarına rağmen Türkiye’nin bölgede ve dünyada belirli bir yeri var diyorsunuz…

Evet, mesela G-20’lerde, mesela bazı uluslararası kurumların içinde yer alıyor, vs. Bunlar dış politikanın çökmemesi için önemli sebepler.

Ancak düzeltilmesi gereken bir üslup meselesi var; “eyy Obama!” diye başlayan konuşmalar var ve mitinglerde dış politika konuşuluyor, halbuki dış politika mitinglerde yapılmaz. Evet, bir dış işleri bakanı değil konuşan ama hiçbir başkan ya da başbakan da böyle konuşmaz. Bu üslup dış politikayı itibarsızlaştırıyor ve kafada karışıklık yaratan da budur; bu adam bağırıp çağırıyor acaba hala bizim dostumuz mu sorularına yol açıyor. Washington’da think-tanklerde tartışılıyor, “Türkiye hala müttefikimiz mi?” gibi şüpheli sorular soruluyor. Erdoğan biraz daha az konuşsa dış politika daha rahat işleyecek.

Türkiye’nin dış politikasında resmi olarak değişiklik yok. Yetkililer önceliğin hala AB olduğunu söylerler. Ancak bu öncelik pratikte bugün yok; arka planda kaldı. Yapılan ziyaretlerin sayısına bakıldığında hükümetin önceliğinin İslam dünyası ve Ortadoğu olduğu görülüyor. Evet, dünyanın en önemli olayları buralarda cereyan etmekte ve tabi ki burayı ihmal etmemeli ancak bu, ittifak ilişkisi içinde olduğumuz AB ülkeleriyle önceliğin korunması şartıyla olmalı.  
Türkiye laik demokratik üzeni sürdürebilirse bölgede avantajlı olur

2 Nisan 2015 Perşembe

Şaka değil

Öyle günlerden geçiyoruz ki 1 Nisan şakalarının tadı kalmadı. Sosyal medyada 1 Nisan günü en çok rastladığım ifade “şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz” oldu. Sebebi 31 Mart günü yaşananlar: Türkiye’nin neredeyse tamamında elektrikler kesildi; Berkin Elvan soruşturmasına bakan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz yasa dışı bir örgüt tarafından rehin alındı, DHKP-C olduğu söylenen bu örgüte yakınlığı olan kişiler sosyal medyadan savcının başına silah dayalı fotoğrafını yayınladılar ve yapılan polis operasyonu sonunda iki eylemci ile savcı öldürüldü; ve yeniden görülen Balyoz davasında tüm sanıklar için beraat kararı çıktı.

Oysa Mart ayının son haftalarında bambaşka gelişmeler oluyordu; en çok da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP arasında artan gerilim konuşuluyordu. Doğru tahminleriyle isimlerini duyuran iki kamuoyu araştırma şirketi SONAR ve MetroPOLL’ün son anketlerine göre AKP’nin oyları düşüyor, MHP ve HDP’nin oyları yükseliyordu ve buna göre kararsız seçmenlerin oy oranları dağıtıldıktan sonraki sonuçlar yaklaşık olarak şöyleydi:

AKP yüzde 40-42
CHP yüzde 27
MHP yüzde 18
HDP yüzde 10

Kamuoyu araştırmalarının sonuçları seçmen yönelimlerini belirlemede önemli tabi, ancak bir yandan da sadece yapıldığı zaman dilimi içindeki seçmen davranışını gösterdiği için periyodik olarak tekrarlanması gerekiyor.

31 Mart olayları yönetimdeki gerilimi unutturacak mı?

31 Mart 2015 günü tarihe geçen olayların seçmen davranışı üzerindeki etkilerini önümüzdeki dönemde çıkan kamuoyu araştırmalarına bakarak izleyeceğiz. Ancak öncesinde şahit olduğumuz, cumhurbaşkanı ve hükümet arasında gittikçe yükselen tansiyondu.

Şu günlerde görünen o ki, toplumdaki kutuplaşma artıyor; bir kesim 31 Mart günü yaşananların hükümetin bir oyunu olabileceğine, diğer bir kesim de yaşananların hükümete karşı komplo olduğuna inanmış durumda.

Bu arada hatırlatayım, Gezici Araştırma, Şubat ayında AKP’nin oylarını yüzde 40’ın altında gösteren anket çalışmasının yayınlanmasından sadece 24 saat sonra müfettiş teftişiyle karşılaşmıştı. Şirketin sahibi Murat Gezici, zamanlamanın manidar olduğunu söylemişti.

Monday Talk söyleşilerim için daha önce görüştüğüm MetroPOLL Başkanı Özer Sencar, son 6 aydır AKP oylarının azaldığını ve Mart ayında 41,8’e inen AKP oylarının Gezi olaylarından beri buldukları en düşük oran olduğunu belirtiyor.

Geçen yılın ortalarında görüştüğüm Sencar, kamuoyu araştırmalarına göre halkın, parti ile bağları olmayan nötr bir cumhurbaşkanı görmek istediğini söylemişti. Hatta bu oranı da yüzde 62 olarak vermişti.

Sencar’la 2014 Haziran ayındaki söyleşimizin İngilizcesi burada.

Cumhurbaşkanı AKP’ye müdahale ediyor

Son olarak Monday Talk için konuştuğum SONAR Başkanı Hakan Bayrakçı da dedi ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP hükümeti arasında gittikçe daha da belirginleşen görüş ayrılıkları eninde sonunda AKP’nin erimesine yol açar; ayrıca AKP’deki lider değişimi Turgut Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra ANAP’ın, Süleyman Demirel yerine Tansu Çiller gelince DYP’nin yok olmasını hatırlatıyor.

SONAR’ı 1988’de kuran Hakan Bayrakçı, Bülent Ecevit, Demirel ve Çiller gibi eski başbakanlara ve 750’den fazla belediye başkanı dahil pek çok lidere danışmanlık yapan bir isim.
AKP’nin yeniden iktidar olabilmek için gereken 276 milletvekilini çıkarmakta zorlanabileceğini söyleyen Bayrakçı tahminlerini şöyle açıkladı:

“Eğer HDP yüzde 10 seçim barajını geçerse ve CHP oyları yüzde 27 civarında kalırsa, KAP yüzde 43 oy oranına bile ulaşsa 276 sandalyeye sahip olmayabilir. Eğer HDP yüzde 10 seçim barajını geçemezse, CHP yüzde 25-27 oy oranı aralığında kalırsa, MHP de yüzde 18-19 oy alırsa, o zaman da AKP 276 sandalyeyi zorlukla alabilir. Düşünsenize, partilerden biri güven oylaması istese hükümet düşebilir.”

Söyleşimizin İngilizcesi ve bazı satır başları:



“Cumhurbaşkanı ve AKP arasında artan gerilim seçim yaklaştıkça ne olur bilemiyorum. Bu kavga önümüzdeki 2,5 ay içinde ne olur bilemeyiz. Ancak 8-10 ay önce Başbakan ve AKP’nin Cumhurbaşkanı ile problemleri olacağını söylemiştim; iktidar yanlıları da öyle şey olmaz demişlerdi. AKP yetkilileri de cumhurbaşkanı da 7 Haziran genel seçimine kadar kendilerini tutabilirler ancak sonra kıyamet devam eder.

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe

“Her şey Erdoğan’ın istediği gibi olmuyor; Türkiye’nin 60-70 yıllık uygulamaları var. Kanunlar gereği yönetim başbakanın elinde ancak cumhurbaşkanının müdahaleleri ile bu sarsılıyor. Yani karşılıklı bir otorite çekişmesi var. Bu durum oylara giderek yansır. Ne kadar? 3 puan diyelim. AKP, 7 Haziran sonrası hala iktidarda olabilir ancak gittikçe düşer.

“Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduğu gün sonun başlangıcıydı. Bazı özdeyişleri hatırlayalım: Ya devlet başa ya kuzgun leşe. Yani devlet hayatında, siyasette ya güçlü kalırsınız ya da gidersiniz. Başbakanken Recep Tayyip Erdoğan çok güçlüydü. Cumhurbaşkanı olduğu zaman onun için sirenler çalmaya başladı. Başka bir deyiş: Taş yerinde ağırdır.


“Zarlar atılmıştır. Erdoğan için durum bu. Renkler belli oldu; tavizle veya vaziyeti ortada idareyle durum kurtulamaz. Erdoğan’ın kendi deyişi ile: Bitaraf olan bertaraf olur.”