7 haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2015 Pazartesi

‘Bu Erdoğan’ın savaşı, HDP güç kaybetmiyor kazanıyor’



Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora yapan Arzu Yılmaz, Irak Kürdistanı’nda Kürt mülteciler konusunda çalışıyor. Doktora tezinin alan araştırması için üç yıl bu bölgede kalan Yılmaz bu süre içinde Duhok Üniversitesi’nde ders verdi. Çeşitli kitap ve dergilerde yayınlanan makalelerinin yanında, Kürt sorunu hakkında Radikal 2, diken.com.tr’de kaleme aldığı yazılarına Birikim/Haftalık’ta devam ediyor.  Kürt sorunu konusunda ufuk açıcı düşünceleri var. Bu haftaki söyleşimizde sorunu, öncesi ve sonrasıyla ele almaya çalıştık.

Yılmaz, Kürtlerin savunma amaçlı savaştığını ve önceliklerinin IŞİD’e karşı olduğunu, Türkiye’deki savaşın da Türkiye vatandaşlarının değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaşı olduğunu ve HDP'nin kazançlı çıktığını söyledi.



Söyleşimiz ana hatlarıyla şöyle:

*** Olağanüstü hal uygulamaları, her gün ölümler, cenazeler, baskı ortamı… Türkiye 90’lara dönüyor gibi yorumlar var. Ne diyorsunuz?

90’lara dönülüyor yorumlarına yol açan yeniden bir tehdit algısı ve devletin güvenlikçi politikalara dönüş yapması. Şiddet yeniden bir baskı aracı olarak ortaya çıktı. Öte yandan 90’lara benzemeyen çok şey var. En başta, Kürtler o eski Kürtler değil, yani 90’lardaki Kürtlerden bahsetmiyoruz. 90’ları çalışırken şuna dikkat ettim, devlet PKK ya da sivil halk ayrımı yapmıyor; mesela köylerin boşaltılması sürecinde bir yabancı gazeteci Demirel’e sivillere yapılan saldırıları soruyor ve Demirel diyor ki o köyden askeri güçlere karşı mukavemet varsa artık o köy köy olmaktan çıkmıştır. Dolayısıyla uzun yıllar Türkiye, PKK ve terör dediği mevzuyu sivillerle eş tutup bir ayrıma gitmeden bir devlet terörü ve şiddetle karşılık verdi. Bugün bir de şu ayrım var. Bundan birkaç gün önce özellikle KCK tarafından yapılan açıklamalara dikkat edin, henüz gerilla savaşı başlamadı; 90’larda bir gerilla savaşı vardı. 

*** Özel güvenlikli bölgelerin ilan edilmesine neden olan nedir?

Özel güvenlikli bölgelerin ilan edilmesine neden olan ya da sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerde çatışmalar, sivil milis güçlerle ve gençlik örgütleriyle devletin askeri ya da polis güçleri arasında oluyor. Bu önemli bir ayrıntı çünkü bugün devletin çatıştığı güçler gerçekten sivil güçler.

*** Doğu ve Güneydoğu’da bir ayaklanma var diyebilir miyiz?

Henüz bir ayaklanma yok çünkü hareket kitleselleşmedi. Daha çok şehir milis gruplarının küçük çaplı yol kesme, hendek kazma, mukavemet etme ve bazı alanlara polisleri sokmama gibi eylemleri oluyor. Bu haliyle bile tablo çok ağır. Bunun bir de kitleselleştiğini ve gerilla savaşının eklendiğini düşünürsek 90’larla gerçek bir karşılaştırma yapılabilir. Şu anda tarafların tüm güçlerini kullandıkları bir durum yok.

'Özyönetim sadece ilan ediliyor'

*** Bunun yanı sıra özyönetim ilanları var. Bu kadar güvenlikçi bir yaklaşım varken bazı bölgelerde özyönetim ilanları nasıl oluyor?

Özyönetim sadece ilan ediliyor, ardından halk meclislerinin oluştuğu bir yönetim biçimi gelmiyor. Buna bağlı olarak siyasi tutuklamalar ve özel yönetim bölgelerinin ilan edildiğini görüyoruz. Bu şunu düşündürüyor; çatışan ya da barışan taraflar birbirini test etme sürecinde. Koparmayacak kadar sertleşiyorlar ya da geri dönüşü olmayacak bir noktaya gelmeyecek şekilde birbirinin gücünü test ediyor. Devlet de özel güvenlik bölgesi ilan ediyor ama sonra kaldırabiliyor.

*** Seçimlere kadar bu gerilim artar mı?

Seçimlere kadar tarafların birbirini sınadığı bir süreçten geçiyoruz.

*** Durum için 90’lardan daha tehlikeli ifadesini Diyarbakır Belediye Başkanı Gülten Kışanak kullanmıştı. 902lardan daha vahim ne olabilir?

Gültan Kışanak’ın tam olarak ne demek istediğini bilemiyorum ama 90’lardan daha tehlikeli olabilecek şey, evet ordulaşmış bir halk yok ama çok politize olmuş bir halk var ve kendi siyasi geleceği konusunda tasarrufu bir başka aktöre bırakmayacak eylem ve söylem imkanlarına sahip bir kitle var. Kitle psikolojisi her zaman öngörülemez, nereye varacağını kestirmek güç olabilir. Daha kötü olabilecek şeyi de bu noktada görüyorum. Güvenlik değil çözüm odaklı çalışan biri olarak görüyorum ki PKK asıl gücünü halk desteğinden alıyor. PKK’nın bunca yıldır ayakta kalmasının nedeni bir, Kürtlerin mağduriyetinin haklılığı; iki, bu mağduriyetin giderilmesi konusunda tek projesi olan aktörün PKK olması. Tabi ki bir ayaklanma olması ihtimali yüksek. Şu durumda her iki taraf da kontrollü hareket ediyor.



*** Bu tabloda HDP’nin durumunu konuşalım. Çatışmaların HDP’yi devre dışı bırakmak için çıkarıldığı, hatta AKP’nin 7 Haziran seçiminde HDP’nin başarısı karşısında intikam almaya giriştiği yönündeki yorumlara ne diyorsunuz?

7 Haziran’da iyi olan şu ki tarihte ilk defa Kürtler kendi partileriyle TBMM’de bir temsil yeteneğine kavuştular. Kötü tarafıysa şuydu ki yüzde 13’ün yüzde 10’u Kürt oylarıydı. Kürt oylarının HDP’de toplanmasını, ülkenin zaten psikolojik olarak bölünmüş olan coğrafyasının bir de siyasi olarak bölünmesinin göstergesi olarak okudum. Türkiyelileşme ve Kürdistanileşmenin paralel dinamik olarak yükseldiğini gösteriyor ki zaten bu iki proje Kürt siyasi hareket içinde birbiriyle rekabet halinde olan projeler. Böyle bir ortamda siz eğer HDP’yi kriminalize etmeye kalkarsanız, siz eğer HDP’li siyasileri tutuklama ya da parti kapatma gibi bir manevra düşünüyorsanız, seçime kadar ne olur sorusu bu soruların yanıtlarına bağlı… Eğer bu atmosferde seçimlere gidilir ve sonuçta istikrarı tesis edecek bir hükümet kurulursa, Kürtler de bu gerilimin içinde yaşayan insanlar olarak bir çözüm ümidine sarılır ve yaşadığımız sürecin kitlesel bir ayaklanmaya evrilme ihtimalinin olmayacağını düşünüyorum. Ancak seçime giderken HDP hükümete alınmaz, seçime giderken HDP kapatılmaya kalkar ve böyle bir atmosferde Kürtlerde siyasi temsiliyetlerinin önünün kapandığı algısı pekişirse o zaman bir şeylerin önünü tutmak mümkün olmayabilir.

*** PKK’nın eylemlerinin HDP’ye zararı oluyor mu peki? Bu konuda PKK’nın AKP ile beraber hareket ettiğini düşünen gözlemciler bile var…

Bir sivil perspektiften baktığınızda, PKK ve TSK’nın birbiriyle savaşan silahlı güçler olarak bazen aynı yöntemlere başvurduğunu görürsünüz – mesela köy boşaltmalarda… Benim gözlediğim bu işten HDP’nin kazançlı çıktığı çünkü “ama, fakat, lakinsiz” net bir pozisyon aldı ve bu pozisyonu kamuoyu tarafından ikna edici bulundu. Bunu KCK’nin de desteklemediğini düşünmüyorum. Kürtler, Kürt sorununun çözümü için Ankara’da kendilerine bir türlü muhatap bulamadılar. 2000’lerden sonra askeri vesayetin kalkması ile en son AKP bir muhatap olarak sorunu çözmek üzere ortaya çıktı. Kürtler de soruna bir siyasi çözüm için muhatap bulmanın sevincini yaşamıştı. Ancak bu muhatabın yarattığı hayal kırıklığı noktasında Kürtler kendileri muhatap yarattılar, bu da HDP. HDP, Abdullah Öcalan’ın projesidir. HDP’nin yıpratıldığına yönelik yorumlara katılmıyorum. Kürtler, Kürt sorununa bir siyasi çözüm istiyor ancak bunu gerçekleştirecek bir muhatap karşılarına gelmedi. BU AKP olabilirdi ama olmadı.

'Ankara’da aranan ve bir türlü bulunamayan muhatap HDP'

*** AKP ile ilgili umutların bittiği nokta Kobani mi?

Kobani’den önce Erbil ve Şengal’i de -- Türkiye’nin buraya saldırılarda takındığı tavır -- buna katmak gerekir diye düşünüyorum çünkü çözüm sürecinin Kürtlerle barışı sadece PKK ya da Türkiye Kürdistanı’nda yaşayan Kürtlerle barış üzerinden tasavvur edilmemişti, Türklerle Kürtlerin ittifakıydı ve sınırın ötesindeki Kürtler de buna dahildi. Ağustos 2014 itibariyle IŞİD’in Kürdistan coğrafyasında başlattığı saldırıları bitişin sembolik miadı olarak tarif edebiliriz. Kürtler artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlik ettiği siyasi iradeyle barış olmayacağına kanaat getirmiş durumda ve fakat hala barış isteyen Kürt siyasi aktörler var. Bunu kiminle yapacaklar? HDP’nin pozisyonu işte o; Ankara’da aranan ve bir türlü bulunamayan muhatap. HDP, Kürt sorununun çözümünde yıllardır Ankara’da aranan ama bulunamayan muhataplık rolünü oynayabilecek bir konuma gelecek ve Kürt sorununu çözecek gerçek aktöre dönüşme potansiyelini, taşıyan en önemli aktör. HDP’yi yıpratmak KCK’nin işine gelmez.

*** 1 Kasım’da yapılacak seçimde HDP’nin oyları artar mı peki?

Şundan emin konuşabilirim; bugün HDP’nin arkasında toplanan 7 Haziran’daki Kürt seçmenin bugün seçime giderken kayacağı bir zemin yok.

*** Türkiye’de Kürtlerin öz yönetim ilanlarından bahsettik ama sizin bir de makalelerinizde 
anlattığınız bir başka durum var: Kürtlerin Kürdistan’ın yönetiminde ortak olmak istemesi. Bunu açar mısınız?

Evet, PKK da Kürdistan’ın yönetiminde yer almak istiyor.

*** Kürdistan neresi?

Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölge.

*** Bu Türkiye’de Kürtlerin Türkiye’den ayrılmayı istemesi, Türkiye’yi bölmesi olarak algılanıyor. Öyle mi peki?  

Kürtlerin Kürdistan’ın yönetiminde ortak olmak istemesi, Kürtlerin Türkiye’den ayrılmak istemesi olarak algılanıyor ama mevzu böyle siyah, beyaz değil. Kürtlerin Kürdistan’ın yönetiminde ortak olması ya da Türkiye’de anayasal haklarının tanınması şartıyla Kürt olarak yaşamak istemek durumu Türkiye’den ayrılmak anlamına gelmiyor. Bunu böyle zannetmek o kadar büyük bir yanılgı ki… Türkiye’nin dayattığı bir şey var ve sanırım asıl sorun burada: Ben senin ağabeyinim, ben Osmanlıyım, ve kardeş muhabbeti… Kürtler artık eşitlikçi bir ittifak kurmak istiyorlar. Bu Türkiye ile gayet iyi ilişkiler içinde olan ve bunu devam ettirmek isteyen Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi için de geçerli. Kürtler, Kürdistan’ın yönetimini ele geçirmek değil yönetimde ortak olmak istiyorlar.
Bu bağlamda silahsızlanma konusunda da bir şey söylemek isterim. PKK’nın silahları bırakması konusundaki çağrılar çok değerli ve karşılık bulacağını da düşünüyorum; aslında PKK’nın da açıkladığı strateji bu. Ancak şu bir gerçek ve en son IŞİD saldırılarıyla da çok taze bir hafıza: Kürtler kendi canlarının korunmasını bundan sonra peşmergesi, gerillası dışındakilere ihale edecek bir güveni başka hiçbir silahlı güce duymuyor. Bundan dolayı onları suçlayabilir misiniz?

'Rojava’nın toplumsal olarak çoktan satın alındı'

*** Kürtlerin talepleri konusunda çıta yıllar içinde yükseldi. Bu nasıl oldu?

AKP’den şu serzenişi çok duyuyoruz: Biz çok şey yaptık ama hiçbir şey yapmamışız gibi davranılıyor. Mevzu şu: Türkiye, Kürtlerin beklentilerinin arkasından gidiyor. 90’larda mesele sadece bireysel hakların tanınması ile hallolacakken, Türkiye o bireysel haklar düzeyinde itirazlar yükseltiyordu. 2000’lerde Türkiye AB ile uyum süreci içinde bireysel hakları tanıma noktasına geldi ve fakat artık Kürt hareketi kolektif haklardan bahseder hale gelmişti. 2010’da Türkiye artık kolektif hakları hazmedebilir duruma geldi ancak Kürtlerin talepleri çoktan statü tanınmasına evrilmişti. Bu hikâyeyi bazı çevreler şöyle algılıyor: Kürtlere bugün bunu verirsin yarın öbürünü ister. Ancak sosyal-siyasal mevzuları tek bir dinamizm üzerinden algılamak mümkün değil. Bu mevzu Ortadoğu ve dünyadaki gelişmelerle beraber evrildi. Kaldı ki nüfusu 25 milyonun üzerindeki bir kitle mekanik çalışmaz. Türkiye’de siyasi aktörler mevzuyu Türkiye merkezli okumakla sınırlı kalıyor. Ancak Kürtler sadece Türkiye’de yaşamıyorlar; Kürtler Ortadoğu halkı ve örgütlü; siyasal gücü var, silahlı gücü var, diasporası var, diplomasisi var… Bu kadar dinamik ve çeşitli bir topluluğun siyasal ve sosyal beklentilerini demokrasi standartları gereğince karşılayamadığınız sürece “ya biz tam da bireysel hakları kabul etmiştik” derken “too late too little” kalmış olursunuz.

*** Türkiye bir zamanlar Kuzey Irak’ta Kürt varlığını tanımakta zorlandı ancak daha sonra Kuzey 
Irak yönetimi Türkiye’nin bölgede en iyi ilişki kurduğu yer oldu. Şimdi Türkiye Suriye Kurdistanı’nı tehdit olarak görüyor ama geçmişte olanlara bakarak Türkiye bir gün Rojava ya da Suriye Kürdistanı’nı tanıyabilir mi?

Rojava’nın toplumsal olarak çoktan satın alındığını düşünüyorum. Kabullenmeyi bırakın, sempati olduğunu da göz önünde tutmak lazım. Bunu kabullenmeyen, bir hükümet var. Hükümet dışında Rojava konusunda karşı bir tartışma yürüten çok az. Devletin ret ısrarını ben sadece gündelik iç politikaya dönük manevra alanı olarak kullanıldığını düşünüyorum. Devlet Suriye’deki Kürtler bizim için tehdittir diyor. Pardon, Irak Kürdistanı’ndaki Kürtler neden tehdit değil? Devlet diyor ki Suriye Kürtleri PKK etkisi altında. İyi ama sen PKK ile barış süreci götürüyordun. Çözüm sürecinin özü de buydu, yani Türkiye etkinlik alanını genişletecekti. Bunun sürdürülebilir bir politika olmadığı Türk Dışişlerinin tanımladığı şekilde Kuzey Irak tecrübesinden biliyor olmaları gerekir. Fakat bugün Rojava üzerinden kopan kıyameti, orta ya da uzun vadeli bir dış politika stratejisinden çok iç politikaya yönelik kısa vadede getirisi olacak taktik hamleler olarak okuyorum.

'Kürtler için bir numaralı alarm durumu IŞİD'

*** Kürtlerin hep saldırı değil savunma amaçlı savaştığını söylüyorsunuz. Kürtlerin bu günlerde savaşı neye, kime karşı?

Kürtler savaşçı millet olarak biliniyor ama Kürdistan dışında yani doğal yaşam alanı dışında hiçbir yerde savaşmadılar. Bu önemli çünkü Kürtler için savaş bir saldırı değil hayat tehlikedeyken yapılan bir savunma. Kürtler arasında YPG-IŞİD mücadelesi hangi yönde ilerleyecek diye bir tartışma oldu ve Kürtler Rakka’ya gitmeyiz, ne işimiz var dediler. Kürtlerin yaşadıkları toprakla ilişkisi çok güçlü. Söylemek istediğim Türkiye’ye karşı savaş olarak algılanan bu durumun aslında Kürtlerin kendilerini savunma reflekslerinin haklı bir sonucu.

*** Kime karşı savunma?

Kürtler için bir numaralı alarm durumu IŞİD. Ceylanpınar’da polis katliamlarının olması dikkatimi çekti çünkü Ceylanpınar IŞİD kamplarının olduğu, IŞİD’ın en güçlü olduğu yer olarak işaret ediliyor. Bu düşmanı besleyen kanallardan biri de Türkiye olarak görülüyor. Türkiye ise Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadelesini destekleyecekken, tutmuş Kandil’i bombalıyor.

*** Türkiye kime karşı savaşıyor?

Bu Erdoğan’ın savaşı, ona sormak lazım. Bu Türkiye vatandaşlarının savaşı değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaşı.

*** Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçen bu toplum ama…

Toplumun tepkileri yavaş yavaş gelişiyor. 17-25 Aralık sürecinin arkasından yerel seçim sonuçlarında AKP’ye verilen desteği görünce çok şaşırmıştım. Akademisyenler ve gazeteciler olarak mevzuları çok yakından takip ettiğimiz için fikir, tepki ve eylemlerimiz çok çabuk gelişiyor. Ancak toplumda bu böyle olmuyor, olanların algılanması için daha fazla zaman geçiyor. 2014 yerel seçimlerinde olmayan tepki 2015 genel seçimlerinde ortaya çıktı. Onun üzerine yaşananların sonucu da daha sonra ortaya çıkacaktır. 

Söyleşimizin İngilizcesi burada

26 Temmuz 2015 Pazar

Türkiye “günümüzün Nazileri” ne karşı olabilecek mi?


Bu haftaki söyleşimde konuğum güncel olayları uzun vadeli yaklaşımlarla yorumlayabilen ve bunları da kamuoyuyla anlaşılabilir şekilde paylaşan, yani “sırça köşk” te oturmayan bir akademisyen:
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öüretim üyesi Doç. Dr. Ayşen Candaş.

Cem Akaş’ın derlediği Kritik Kavşak adlı kitaptaki makalesinin ismi: Türk-İslam İstisnacılığı 2015: Cumhuriyetten Sultanizme?

Hem bu makaledeki fikirleri 7 Haziran seçimi sonrasında değerlendirdik hem de bölgedeki gelişmelere karşı Türkiye’nin tepkisini… 


*** “Türkiye’de vesayetsiz bir demokrasinin mümkün olduğunu bugüne dek savunmuş liberal ve/veya demokrat herkesin başına gelebilecek en kötü şey sanırım gerçekleşiyor, seçimler yoluyla -şimdilik kansız- bir devrim gerçekleşiyor Türkiye’de ve bu sürecin sonunda da Sultanlığa uyanabiliriz. Bu sistemin başına sadece siyasi değil, dini bir otorite de olmak isteyeceğine ve Hilafet makamı olarak da davranacağına şüphe olmayan bir adayın geçmek istediği, biraz nesnel bakınca, aslında aşikar duruyor,” paragrafı Kritik Kavşak’taki makalenizden.  Sanıyorum makalenizi 7 Haz. Seçiminden önce yazdınız, Türkiye’nin bir sultanlığa uyanabileceğini belirttiniz. Seçimden sonra yazmış olsaydınız farklı olarak ele aldığınız yönler olur muydu yoksa aynı görüşler çerçevesinde mi düşünüyorsunuz?

7 Haziran seçimleri yukarda anlattığım süreci kesintiye uğrattı, bu gidişatı şimdilik durdurdu. Ancak son yıllarda çıkarılan İç Güvenlik Yasası, MİT Yasası gibi yasalar yoluyla, yasal düzenlemelerle gizli bir anayasa zaten yürürlüğe girmiş durumda ve bu anayasada da temel hak ve özgürlüklere, eşitliğe, fren ve denge mekanizmalarına, bağımsız kurumlara, denetime, hesap verebilirliğe, şeffaflığa yer yok. Seçimlerde ortaya çıkan tablo, Parlamentonun güçlü bir Parlamenter sistemdeki gibi işlemesine elverecek bir tablo gibi görünüyordu. Ama bunun kolay olmayacağı, bu önemli fırsatın varolan aktörlerle kolayca değerlendirilemeyeceği anlaşılıyor. Meclis Başkanlığı seçimi ve koalisyon kurma sürecinden şu ana dek bize akseden, bu umut verici seçim sonrası tabloyu değiştirmek için, demokrasiyi seçmiş iradeyi silip atması hedeflenen ve tek parti rejimini konsolide etmesi umulan bir seçim yenileme sürecine gireceğimiz yönünde.  Yeni bir seçimin başka sonuç verip vermeyeceği ayrı bir soru ama seçimi yinelemekten umulan bu. Aynı sonuç çıkarsa yine seçim mi yapacağız ta ki AKP çoğunluğu çıkana dek? Kısacası gelişmeler makalede sözünü ettiğim durumdan henüz çıkılamadığını vurgular mahiyette bugün itibariyle.

*** 7 Haziranın sevinci bütün bu sebeplerle kısa sürdü, diyorsunuz yani…

Seçim sonrası yine de önemli ölçüde nefes alma imkanı oluştu, iklim önemli ölçüde değişti. Kendisine koşulsuz destek vermeyen siyasi iradeyi milletten saymayan bir olağanüstü hal var Türkiye’de bir süredir ve çoğulculuğu vurgulamış bir seçim sonucu oluşan Meclis aritmetiği, bu demokrasiyi hedef alan tehdidi ortadan kaldırmak için önlem alabilecekken alamaz halde şimdilik. Son yıllarda çok önemli yapısal zararlar verildi sisteme, zaten 12 Eylül darbe anayasasından devralınmış yapısal bozukluklar var, onun üstüne zamanla inşa edilmiş olan fren ve denge mekanizmaları, bağımsız denetleme kurumları, hesap verebilirliğin temel unsurları, temel hak ve özgürlükler de sistematik şekilde yok edildi. Yapısal/kurumsal zararı ancak ve ancak yapısal/kurumsal değişikliklerle geriye çevirmeyi umabilirsiniz, seçim sonucu ancak arkası gelirse, yani Meclis bu elzem reformların en azından bazılarını yapabilirse, güçler ayrılığını hiç olmazsa bir ölçüde kurumsallaştırabilirse “etkili oldu” denebilecek.  Şu ana dek bu yönde umut verici somut bir gelişme maalesef yok. Güçler birliği ihtirası şu anda daha yapısal ve kurumsallaşmış bir durum, arkasında da azınlıkta da kalsa muhalefete göre çok daha konsolide olmuş tüm kurumsal gücü, vergilerle toplanan kamu kaynaklarını elinde toplamış, bu işin devamından nemalanan ve gelecekte de nemalanmayı uman bir destek var. Kuşkusuz bu desteğin yekununun halkın çoğunluğu olmadığının, memnuniyetsizliğin huzursuzluğun  büyüdüğünün herkes tarafından anlaşılmış olması çok önemli. Bu psikolojik kazanım olarak da kalsa bundan sonraki seçimlere de yansıyacaktır.

“Avamın” asıl çıkarlarını “avam” dan iyi bilmek

*** AKP’nin bundan sonra nasıl bir yol izlemesini bekliyorsunuz?

AKP meşruiyetinin tek kaynağı olarak tanımladığı sandık üstünlüğünü bir ölçüde kaybetti, ancak yeni durumda salt sandığa dayalı meşruiyet fikrinden de vazgeçmeyi düşünmeye başlayabilir. Zira güçler birliği zaten tepeden mobilize eden, özünde elitist, paramiliterleştirdiği destek veren tabanıyla da eşitler arası demokratik bir ilişkisi olmayan, biat ilişkisi olan, onları hedeflere tek kişi eliyle yönlendiren bir rejimdir, “avamın” asıl çıkarlarını “avam” dan iyi biliyor olmak gibi bir mantığa da kolayca evrilebilir. Seçim sonrası bazı hükümete yakın ilahiyatçıların açıklamalarında bu vurgu vardı örneğin.

*** Türkiye’de özellikle 2011’den beri, rejimin ismine totaliter “diktatörlüğe geçiş rejimi”, “otoriter rejim” gibi isimler veren gözlemciler oldu. Siz “kuvvetler birliği rejimi” kavramını kullanıyorsunuz; nedir, anlatır mısınız?

Anayasal demokrasi ile otoriter ve totaliter rejimleri ayıran bir ölçüt kuvvetlerin birliği ya da ayrılığı. Devletin yapılanmasına dair olan bir konu, ancak hayatın her alanına - özel alan dahil - sirayet eden bir durum yaratıyor güçlerin ya da kuvvetlerin birbirine göre nasıl hizalanacağı sorusu. Kuvvetler birliği rejimi nedir sorusu, 2.Dünya Savaşının hemen öncesinde Almanya’da ortaya çıkan Milli Sosyalizm (NAZİ) rejimi, İtalya’daki Faşizm ve Stalin Rusyasında, Doğu Almanya’nın STASİ rejiminde iyice ete kemiğe bürünmüş birtakım tarihsel örneklere bakılarak yanıtlanmaya çalışılmış...Sağ ve sol totaliter örnekler var kısacası. Bu rejimlerin özelliklerinin bazısını bünyesinde toplamış, ancak çeşitli engellerle sonuçta totaliterleşmemiş tarihsel örneklere de otoriterlik derecelerine göre analiz yapılmıştır. Buna göre totaliter rejimlerin en ayırdedici özellikleri, yasama-yürütme ve yargı dediğimiz üç farklı devlet fonksiyonunun işleyişinin tek partinin tekelinde, partinin de tek adam elinde toplanması, o kişinin yasaların üzerinde addedilmesiyle ve bu durumun kurumsallaşmasıyla - örneğin diğer partilerin de toptan kapatılması ve muhalefetin tümüyle pasifize edilmesiyle – ve sürekli halkı terörize eden, özel hayat hakkında da sürekli istihbarat toplayan bir polis devletinin oluşmasıyla, tek parti üyesi paramiliterlerin sokaklara şiddet yoluyla egemen olmasıdır. Takdir edersiniz ki totaliterleşmenin tamamlanması bir süreçtir.


Modern mutlakiyet

*** Otoriterlik süreci zaten totaliterliğe varır diyorsunuz…

Nazi Hukukçusu Carl Schmitt’in tabii olumlayarak “karar verme yetisi” dediği budur, ya da “L’Etat, c’est moi!” hali... yani modern teknolojinin imkanlarıyla her yere nüfuz edecek şekilde kurumsallaşmış bir mutlakiyetçiliktir modern kuvvetler birliği. Bütün bu söylediklerimden çıkması gereken anlam şu: Otoriterlikle Totaliterlik arasında bir continium olduğu gözlemlenmiştir: Kendisine engel çıkarılmayan otoriterlikler sabit hızla giderken bir polis devletine, özel hayatın da denetlenmesine izlenmesine şekillendirilmesine ihtiyaç duyarlar ve bunu yapacak mekanizmaları inşa etmeyi başardıklarında ve toplum hayatının özel-kamusal farkını toptan yok ettiklerinde de totaliter rejimi kurmuş olurlar. Otoriter rejimler totaliter olayım diye karar almazlar, otoriterlikleri sabit hızla giderken duydukları ihtiyaçların mekanizmalarını kurarak otoriterliğin limitine varıp totaliter uyanırlar.

*** Bu durumu Türkiye’de hangi somut sonuçlarla görüyoruz?

Temel hak ve özgürlükleri yok ederek, eşitliği yasada uygulamada reddederek de; kuvvetleri tek elde toplayarak da, hukuku, hukukun üstünlüğünü yok edip keyfi olması kaçınılmaz bir mutlakiyet inşa edebilirsiniz. İki yol da aynı sonuca çıkar. Türkiye’de son yıllarda bu iki yol da aynı anda yüründü ve iki yol da büyük ölçüde aşıldı, hem güçler birliği büyük ölçüde tamamlandı; son “pürüzlere,” örneğin Anayasa Mahkemesi kararlarına ‘vesayet’ denebiliyor ve Anayasa mahkemesinin toptan kaldırılması tartışılabiliyor, bağımsız kurumlar denetim mekanizmaları şeffaflığa dayalı hesap verebilirliği sağlayan kurumlar toptan Yürütmenin başına bağlandı.  Benzer şekilde İç Güvenlik Yasası, son yıllarda çıkarılan başka yasalar ve düzenlemeler temel hak ve özgürlükleri askıya almış durumda, buna can güvenliği dahil. Polis “öyle hissetti” diye vatandaşı öldürmeye yetkili kılındı, “cebinde taş var sanmıştım” dediği anda da yaptığı bu yeni yasal mevzuata göre “yasal”. Hiçbir ifade ve protesto özgürlüğü bırakılmadı. Ancak tabii bu “yasal” yasaların hiçbiri “meşru” değil. Hiçbir hukuk devleti yani anayasal demokraside temel ve eşit hak ve özgürlükler yok edilemez, tam aksine; sistemin amacı aslen eşit hak ve özgürlükleri devletten, yani siyasi erki halk adına kullananların - bunlar kim olurlarsa olsunlar - olası istismarlarından korumaktır. Kuvvetler birliği siyasi iradeyi kurala bağlamak yerine ve bunun tam aksine, kuralsızlığı keyfiliği lider iradesinin mutlak gücünü ve lider direktiflerini norm haline getirir.

Çok partili muhalefet olsa…

*** Yeni bir seçim olacağı yönünde işaretler belirgin. Yeni seçimde yine benzer bir sonuç tablosu görüyor musunuz? Bu tablodan ne gibi bir koalisyon hükümeti çıkma ihtimali en kuvvetli gözüküyor?

Bu koalisyonu açıkça beyan etmek karlı olmadığından erken seçimden en fazla randımanı Kürt sorunu konusunda tutarlı şekilde muhalefette kalarak alacağını planlıyor. AKP ile gizli bir koalisyonun kendi seçmeninin de bir kısmının iradesine ters bir tutum olduğu görülüyor, zira keyfiyete mutlakiyet rejimine karşı verilmiş eski merkez sağ (eski ANAP; DYP) tabanın da şehirli oylarının bir kısmını topladı MHP. Bu strateji ile onları kaybedebilir ama HDP’nin yükselişinden rahatsız Türkçü kitleyi konsolide edebilir, hesabı bu yönde gibi duruyor. Zira gerçekliğini reddetmesine rağmen çözüm sürecinden öyle kolay vazgeçilmeyeceğinin farkında, ve inkar ettiği bu gerçeklik üzerinden rant sağlama derdinde, çözüm sürecinin devam edecek olmasına tersten ve barışın tersine giden bir yatırım yapıyor. MHP’nin oylarını arttırması ironik şekilde en çok da çözüm sürecinin sürekliliğine bağlı.

*** Bunun yanında AKP ve CHP arasında görüşmeler sürüyor.

Normatif açıdan olması gereken yüzde 60’ı temsil eden çoğulcu çok partili muhalefetin hatta AKP içindeki mutlakiyet karşıtı kimseleri de dışlamadan ve onları da kapsayarak temel haklar özgürlükler, eşitlik ve hukuku tesis etmek başlığı altında, başta gizli anayasa diye bahsettiğim kurumsallaşma yönüne girmiş otoriterleşmeye hizmet eden yasaları kurumları uygulamaları tersine çevirmesidir, ama bu iyi olasılığın olamayacağı hemen anlaşıldı. Aslına bakarsanız durum o kadar kritik bir kavşakta ki –aynı kitabın başlığı gibi!- bu normatif olanın yapılması, aynı zamanda bir zorunluluk bir gereklilik ve radikal bir ihtiyaç haline gelmiş durumda Türkiye koşullarında.

*** Çok partili bir muhalefet hükümetinin önündeki en büyük engel nedir?

Yine ve yeniden Türk sorunuyla içiçe bir Kürt sorunu.  Suriye’de Irak’ta olup bitenleri algılamayan, içe kapalı, arkaik ve bu sebeplerle gerçeklerden kopuk, dolayısıyla politika üretemeyen bir muhalefet toplamı var, körlükleri farklı yerlerde olsa da aralarında verili kısıtları gören pek az. Verili koşullarda aktörler belliyken bu kısıtlar altında en olumlu sonuç Türkiye açısından ne olurdu ve oraya nasıl gideriz, diye düşünmektir şu ortamda politika üretmek. Verili koşulları okuyamayan, kısıtları algılamayan, bunun yerine duygularıyla tepki veren, gerçeklikle bağı yok seviyesinde bir ideolojik anlayışlar bütünü AKP kadar muhalefetin çeşitli kanatlarında da mevcut. Bu ortamda da İslam devrimi yapmaya kalkanla sosyalist devrim olmak üzere zanneden farkında olmadan işbirliği içinde beraberce ülkeyi durağanlığa hapsetmekteler. Olası en iyi ihtimaller bu sebeplerle gerçekleşemiyor, muhalefet sorunlar nedir ve önlem almazsam ne olur tam okuyamadığı için etkin önlem almak üzere gücünü biraraya getiremiyor, herkesin sol ya da sağ devrim yapmaya kalkıştığı ortamda olağanüstülük hali normal birşeymiş gibi karşılanıyor, sonuçta asgari ortak müşterek teşkil edebilecek bir öncelikli hedef saptayamıyor muhalefet ve bunun üzerinde anlaşamıyor... Partilerin kısa vadeli parti-çıkarları muhalefetin önemli ölçüde enerjisini tüketiyor ve bütün bir ülke olarak yanına gelinmiş olan uçurumdan sapma yönünde kamu yararı için ortaklaşarak somut bir iş yapmalarını engelliyor. Bu durumda varolan kısıtlar altında olabilecek gibi tartışılan, Kürt sorunu açısından da en hayırlı olan, savaşın yeniden baş göstermesine karşı durabilecek gibi duran koalisyon dışardan HDP destekli 
AKP-CHP koalisyonu.

Şimdilik AKP karar vericilerinin büyük çoğunluğu kişisel açıdan riskli bu mecraya girmektense batan gemide gittiği yere kadar kaptan görünmeyi öncelemiş gibi duruyor. Batan gemi diyorum çünkü ekonomik, diplomatik, temel haklar ve özgürlükler, eşitlik ve yaşanabilirlik ölçütlerinde  dibe vurmakta olan Türkiye’yi çok ama çok zor bir dönem bekliyor.


Aslında ne istemediğimizi biliyoruz

***  “….aslında olması gerekmeyen, kader olmayan, engellenebilir bir felaketin yaşanıyor olması…” diyorsunuz Türkiye’de olanlar için. Bu felaket nedir? Nasıl engellenebilir?

Felaket; demokratikleşebilecek, bir anayasal demokrasiye evrilebilecek, birikimi demografisi gelişmişlik düzeyi buna elverişli, bulunduğu coğrafyada bir umut kaynağı olabilecek bir Türkiye’nin, bu umudunun ve bu vaadinin yok ediliyor olması. Engellenebilir çünkü topluma sorulsa Pakistan’da mı yaşamak istersin Hollanda’da mı diye, hemen kimse Pakistan’da Afganistan’da yaşamak isterim demeyecek. Kaç kişi göç ediyor oralara ‘iyi yaşamak istediğim için geldim, çocuklarım burada yetişsin’ diyerek? Bu bize bu tarz bir gidişatın toplumun genelinde aklını başına alıp düşünülse istenmediğini istenmeyeceğini anlatıyor. Tam olarak ne istediğimiz konusunda anlaşamasak da ne istemediğimiz üzerinde ortaklaşabiliriz, demokratikleşeceksek odaklanılması gereken bu. Hukukun üstünlüğü olmayan yerde ne ekonomi, ne hak, ne özgürlük, ne eşitlik, ne adalet olur. Kimimiz ekonomiyi, kimimiz adaleti, kimimiz özgürlükleri öncelikli addediyor olabiliriz, ama hukukun üstünlüğü konusunda anlaşabiliriz bu öncelik farklılıklarımıza rağmen.

Türkiye durumu okuyamıyor

*** Kürt sorunun halli için “çözüm süreci” diye tanımlanan süreç nereye gidiyor sizce?
Çözüm süreci tıkandı tıkanmasına ama bu sürece girilmesi de iç dinamikle değil dış dinamikler yoluyla olmuştu. Ben gene dış dinamiklere bakıyorum ve Kürtlerin Türkiye içinde barışa kararlı olduklarını görüyorum. Çeşitli sebeplerle çok ama çok mecbur kalmadıkça bu ateşkes hali Kürt tarafında sürecek, çünkü Kürtler kalıcı barış henüz olamasa bile içinde bulunulan ateşkes halinin değişmesini asla istemiyorlar. Türkiye’de büyük ölçüde anlaşılmayan mesele çözüm sürecine girildiği günlerle bugünler arasında geçen yıllarda aktörlerin, tarafların pazarlık güçlerinin, dış itibarlarının, varlıklarının yekununun, bu yekunun dış dünyadaki anlamının değişmiş dönüşmüş olduğu. Bölgede Türkiye’nin boyunu kat be kat aşan, Türkiye’nin kapıldığı büyüklük sanrısıyla yakın zamana dek hiç okuyamadığı gelişmeler oluyor ve Türkiye bir aktör olarak etkinliğini kaybettikçe bu kartlar da yeniden karıldı, oyun ve aktörler yeniden yapılandı. IŞİD denen oluşumla mücadele eden, başarıyla da edebilen, üstelik Kaideci Nusracı filan da olmayan, seküler olan, kadın düşmanı olmayan, çatısı altında başka dinlerden kimliklerden insanları barındıran koruyan eşit muamele eden bir Kürt modeli doğabilir Ortadoğu’da, bu vaat oluştu ve dünya bu aktöre yatırım yapmakta. Türkiye her kimliğe dine inanışa inanmayışa eşit mesafede duran bir devlet olarak kendini varedebilse, varolan sekülerlik kırıntılarından da vazgeçmese, eylemiyle ve söylemiyle dönüşmese, bölgedeki en önemli pazarlık avantajını da kaybetmemiş olacaktı; ama kaybetti. Bölgede ilk kez Kürtler dört ülkedeki varlıklarıyla bir aktör haline geldiler ve bu sadece Türkiye’ye ilişkin bir mesele değil, dolayısıyla Türkiye’nin tek başına karar verici olabileceği bir mesele de değil. Bölgenin savaşı Kürtlerle savaş değil IŞİD’le savaş, az sonra mecburen El Kaideyle, Nusrayla savaş...bu kaçınılmaz. Türkiye bu durumu okuyamadığı duygusal açıdan reddettiği müddetçe, öncelikleri dünyanın önceliklerinden sapmaya devam edecek. Kürtler artık bir ulus olarak uluslararası bir oyuncu ve itibar gören, çünkü durduğu yerin ahlaki üstünlüğü olan bir oyuncu bu savaşta. Türkiye ya Türkiye’de olan ve barış isteyen çıkarı iradesi barışta olan Kürt vatandaşlarıyla ve onların siyasi temsilcileriyle ve güneyinde asıl belaya karşı savaşan Kürt güçlerle bu anlayışa dayalı bir işbirliği yapacak, ya da günümüzün Nazileri addedilen addedilmesi gereken güçlere karşı en hafifiyle agnostik, tarafsız görünmeye çalışan, “IŞİD de kötü Kürtler de kötü” söylemiyle ve hadi sadece bu sebeple olsun “işbirlikçi” olarak addedilmesine yolaçan, müthiş itibar kaybettiren, gelecek nesillere de açıklayamayacağı ama reel ama ideolojik olan politikasına devam edecek.

Yüzde 99 Müslüman söylemi=homojenleştirme süreci

*** Yöneticiler yıllardır “yüzde 99’u Sünni” vatandaşı olan bir Türkiye’den bahsediyorlar. Sizin buna karşı tezleriniz var; anlatır mısınız?

Alevilerin varlığı, Sünni İslam anlayışlarının tektip olmayışı ve çeşitliliği, Binnaz Toprak’ın ‘şehirli Müslümanlığı’ benim bir çeşit “reform Müslümanlığı” olarak gördüğüm dindarlığın çeşitli yaşanma yorumlanma deneyimlenme çeşitliliği, varolan Müslüman kitlenin aksettirilmeye çalışıldığı gibi homojen olmadığını, hatta tam da Müslüman addedilen kitlenin kendi içinde fevkalade kutuplaşmış olduğunu kanıtlıyor. Örneğin yüzde 99 derken buna CHP tabanı da Aleviler de dahil ediliyor, ama buna karşılık CHPliler aynı zamanda son zamanda Halaçoğlu’nun da kendi zihniyetindekilerin kafasındakini açık yüreklilikle dile getirdiği gibi “dinsiz” de addediliyor.  Seküler ve “dinsiz” eşanlamlı kullanılıyor, oysa bu asla böyle değil. CHP tabanında da HDP’nin seküler kanadında da kendini dindar addeden ya da en azından ateist olmayan çok insan var. Dindar olup din devleti istemeyebilirsiniz. Yüzde 99 söylemi ise toplumsal mühendislik yoluyla homojenleştirme projesinin bir sloganı. Eğer yüzde 99 Müslümansa böyle tarihsel planda çokuluslu çok dinli bir toprak parçasında bu nasıl olmuş, eğer zorbalıkla olmadıysa? Ve şimdi çoğulculuğu reddeden bu söylem neden yine ortaya sürülüyor, amaç homojenleştirme değilse?

11 Mayıs 2015 Pazartesi

7 Kasım 1982’den 7 Haziran 2015 seçimine



Bu haftaki konuğum Haluk Özdalga ile karşılıklı oturup söyleşiye başladığımızda ilk sorum, yeni kitabındaki (Çoğulcu Toplum ve Demokrasi) ilk bölümde 12 Eylül 1980 askeri darbesine yaptığı göndermeler oldu çünkü şöyle diyordu:

“Şimdi bir kez daha temel hak ve özgürlüklerin ezildiği, hukuk devletinin askıya alındığı, demokratik rejimin meşruiyetini yitirdiği bir dönem yaşıyoruz.”

Birey devlet karşısında 1980’li yıllardan beri bu kadar güçsüz olmuş muydu diye sordum?

Özdalga şöyle yanıtladı:

“80’lerden beri değil, Türkiye çok partili rejime geçtiği 50’lerden beri devlet ve siyasi iktidar özgürlükleri hiç bu kadar ağır baskı altında tutmamıştı. 50’lerden beri bu kadar kaba ve fütursuz bir şekilde anayasanın ihlal edildiği, kanunların ihlal edildiği, mahkemelerin kaba bir şekilde iktidarın ermine bağlandığı bir dönem yaşamadık; medyanın bu kadar ağır bir tehdit altında olduğu bir dönemi yaşamadık. 50’ler, 60’lar, 70’leri ve askeri diktatörlüğün olduğu farklı dönemleri düşünün, basın ve ifade özgürlüğü bu kadar ayaklar altına alınmamıştı.

Tabi bunun ardından hemen Kürt sorununun devlet tarafından inkâr edildiği, Kürtlerin büyük baskılar altında ezildiği 80’li ve 90’lı yılları sormam gerekti. Yanıt:

“Evet, Kürt Bugün Kürt sorunu bakımından çok zor yıllardı. Bugün Kürt sorununun tartışılması Kürtlerin kendi mücadelesi sayesinde mümkün. İfade özgürlüğü ya da yargı özgürlüğü açısından bakarsanız, o kalmadı. Hükümet Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu da (HSYK), Yargıtay’ı da kendine bağladı ve özel mahkemeler olan Sulh Ceza Hakimlikleri’ni kurdu. Ayrıca iktidara karşı eleştirisi olan şirketleri ezdi. Ne askeri dönemde ne de 1950’lerin Demokrat Parti döneminde böylesi yapılmamıştı.”




Söyleşimizin üzerinden iki gün geçti, 12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren’in ölüm haberini aldık. Sosyal medyada bu konuda görebildiğim ilk oluşan etiket (“hashtag”) #kötübilirdik oldu… Bunun nedeni sayılarla ifade edilemeyecek denli acı. Olanların tek sorumlusu Evren olmamasına rağmen, kendisi en önemli aktör. TBMM darbeleri araştırma komisyonunun 2012 raporlarını merak eden olursa uyarayım, sarsılmadan okumanın imkânı yok. Yaşananları bir nebze somutlaştıran rakamlar şöyle:

650.000 kişi gözaltına alındı; 1 milyon 683 bin kişi fişlendi; açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı; 7 bin kişi için idam cezası istendi; 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı.

İdam edilenlerin arasında tarihe en çok damga vuran 17 yaşındaki Erdal Eren oldu. Kenan Evren bu kararlarını savundu. 2006 yılında bir televizyon programında ise şöyle dedi: "Vicdan azabı çekmedim. O idam edilenlerin niçin idam edildiğini bir bilseniz. Elim titremedi, elimiz titremedi."
Darbe liderlerine yargı muafiyetinin anayasadan kaldırılmasının ardından 2012 yılında hakkında hazırlanan iddianamede ise işkence ile ilgili sözleri akılla alay ediyordu:

"Evet, itiraf ediyorum. Hapishanelerde işkencelere engel olamadık. Birçok insan bu yüzden sakat kaldı, öldü. O kadar rica ettik. Yapmayın filan diye. Ama bizi dinlemediler. O gardiyanlar yok mu; ah o gardiyanlar... Onlar yapıyorlardı (...) İşkence yaptılar. Fena muamelede bulundular. Çok rica ettik, yapmayın falan dediysek de maalesef dinletemedik, bu müessif olaylar oldu."

Kenan Evren’in nasıl cumhurbaşkanı yapıldığını hatırlayanlar biliyor. 7 Kasım 1982’de halk oylamasına sunulan Anayasa’ya, Evren’in cumhurbaşkanı seçilmiş sayılması da bir hüküm olarak kondu. Darbeciler, çıkardıkları “1982 Anayasası’nın Halk Oyuna Sunulması Hakkındaki Kanun” la, Anayasa tasarısı lehinde propagandayı serbest bırakırken, eleştirilmesini yasakladılar.  “Oy kullanmama” yani boykot seçeneğine karşı da oy kullanmayanların beş yıl süre ile seçme ve seçilme haklarından yoksun bırakılmalarına dair bir madde kanuna eklendi. Sonuç: Katılım oranı yüzde 90’ın üzerinde, yeni Anayasa’ya onay yüzde 91.



Bugün neredeyiz?

Monday Talk konuğum Haluk Özdalga bir sosyal demokrat. Yıllarca Demokratik Sol Parti (DSP) ve Cumhuriyet Halk Partisi’nde(CHP) üst düzeylerde çalıştı; burada hep sosyal demokrat programların uygulanması için çaba gösterdi ancak bunun “nafile” bir çaba olduğunu anlayınca bu yoldan ayrıldı ve 2007’de AKP’ye katıldı.  

Özdalga’nın CHP ile ilgili eleştirilerini 2010’daki bir söyleşimizde de dile getirmişti.

AKP ile bağlarını kopardıktan sonra 2014’ün başında da bir söyleşi yapmıştık.

Bugün şunları söylüyor:

“AKP, 2002’de iktidara geldikten sonra başarılı bir performans sergiledi. O döneme yükseliş dönemi diyorum. Benim Türkiye’de sosyal demokratlar için önerdiğim pek çok politikayı uygulamaya başladı – sonuca götürdü demiyorum. Bunun üzerine Tayyip beyin davetiyle AKP’ye katıldım. 2007-2011 arasında, AKP duraklama dönemine girdi. 2011’den sonra da tamamen yanlış işler yapmaya başladı ve çöküşe girdi. Tayyip Erdoğan 2011 sonrasına ustalık dönemi dedi ve AKP’nin dönemsel gelişimini çıraklık, kalfalık ve ustalık olarak lanse etti. Ankara’nın Polatlı ilçesi, benim seçim bölgemde, bu sloganı bir küçük esnaf söylemişti ve ben bunu genel merkeze getirdim, Tayyip Erdoğan’ın çok hoşuna gidince kullandı. Asıl sahibi o küçük esnaf. Şimdi görüyoruz ki, yükseliş, duraklama ve çöküş dönemi var. AKP bir çöküş döneminde ve bundan artık dönüş yok. AKP bitiyor. 7 Haziran bu sürecin bir aşaması olacak. AKP gibi yüzde 50 oy almış bir partinin hemen çökmesi beklenemez. Ancak Türkiye’yi yönetemiyor ve ülke bir krizin içinde. Ülke bu krizden çıkar ama bedeller ödeyecek.”



Ağır bedeller

Özdalga’ya bu ağır bedellerin neler olabileceğini sordum:

“Daha dibe vurmadık, işler kötüleşecek. Türkiye düşüş yaşıyor. Ekonomi kötüye gidiyor. Büyüme durdu, işsizlik artıyor, ihracat düşüyor, borçlar artıyor; hep beraber daha çok fakirleşeceğiz. Hiç suçsuz insanlar hapse atılıyor; hakimler kararları nedeniyle hapse atılıyor. Medya üzerindeki baskılar daha da yoğunlaşacak. Kürt meselesi konusunda kriz daha da artacak. Kürtlerin ezici bir çoğunluğu Avrupa Birliği üyesi yolundaki bir Türkiye’den ayrılmak istemezler ama bunun tersi de geçerli. Demokrasinin olmadığı ve tek adamla baskı rejiminin sürdüğü bir ülkede ‘ben kendi dilediğim rejim içinde yaşarım’ diyenlerin sayısı da artacak.”

Özdalga ile son konuştuklarımız özetle şöyle (İngilizcesi de burada):

*** Kamuoyu araştırmalarında halkın seçim güvenliğine inanmadığı sonucu çıkıyor.

Türkiye’de hukuk güvenliği kalmadı. Hukuk güvenliğinin kalmadığı yerde seçim güvenliği de olmaz. Oy sayımları doğru yapılmayacak. Bu ne kadar bir oy kaymasına neden olacak bunu ancak tahminle anlamaya çalışacağız.

*** Seçimden beklentileriniz?

Üç seçmenden 2’sinin oyunu 2 büyük parti alacak. Birincisi AKP ve Türkiye’yi yönetme kapasitesini kaybetti. İkinci parti, ana muhalefet partisi, onların da Türkiye’yi yönetmesi mümkün değil. Türkiye’yi yönetebilecek bir siyasi teşkilatlanma yok. Seçim sonucu ne olursa olsun kriz devam edecek.

HDP’nin barajı geçmesi kritik

*** HDP’nin barajı geçmesi kritik değil mi?

HDP’nin barajı geçmesi kritik. Ancak daha geniş bir perspektiften baktığımızda, Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz HDP barajı aşsa da aşmasa da değişmeyecek. HDP’nin barajı aşması ve Kürtlerin parlamentoda temsil edilmesi siyasi adalet ilkesinin bir gereği. Eğer parlamentoya girmezlerse, Türkiye’de siyasi istikrarsızlık riskleri daha da artacak çünkü Doğu ve Güneydoğu’da ve ülkenin her tarafında Kürtler arasında tatminsizlik daha da artacak. Ayrıca HDP barajı geçmezse, başka partiler kazanmadıkları milletvekillerini haksız olarak Ankara’ya gönderecekler ve bu da başka bir adaletsizlik olacak. Bütün bunlar insanların adalet duygusunda bir tahrike yol açacak.
HDP barajı geçse de geçmese de AKP 330 milletvekilini elde edip anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde edemez. Bunu kamuoyu araştırmaları gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın anayasayı değiştirerek başkanlık sistemini getirmesi mümkün değil.

*** MHP bu konuda AKP’ye destek verir mi?

Hayır, vermez, bu konuda tavrı çok net.

*** Tayyip Erdoğan neden başkanlık sistemini istiyor?

Türkiye’nin başkanlık sistemine ihtiyacı yok, bu Tayyip Erdoğan’ın kişisel ihtiyacından kaynaklanıyor.

*** Bu ihtiyaç nereden kaynaklanıyor?

Erdoğan hem cumhurbaşkanı, hem başbakan hem de parti genel başkanı olmak istiyor. Her şeyi kendi avcu içine almak istiyor. Bunun da karşılığı kendi yaratacağı Türk tipi başkanlık sistemi.

'Erdoğan hedefine ulaşamayacak'

*** Hükümetin yolsuzluk dosyaları epey kabarık. Erdoğan başkanlık sistemini olası soruşturmalara karşı kalkan olsun diye istiyor olabilir mi?

17-25 Aralık olduğu zaman söylemiştim, ağır suçların üzerini örtebilmek ve onların hesabını vermekten kaçabilmek için Erdoğan baskı rejimi kuracak demiştim. Hepimiz ağır bedeller ödeyeceğiz ama Erdoğan hedefine ulaşamayacak çünkü Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar Tayyip Erdoğan gibi bir tek adam tarafından teslim alınmasını mümkün kılmıyor.
Erdoğan’ın da sorumlu olduğu bu yolsuzluk ve rüşvetleri örtmenin yolu kendisinin iktidarda kalmasından geçiyor. Ayrıca kendisi mutlak iktidarı tutmak istiyor. Erdoğan AKP’yi kurarken yola çıktığı arkadaşlarıyla yolları ayırdı – bir Abdullah Gül vardı, bir Bülent Arınç vardı, bir Abdüllatif Şener – hepsi birer birer elimine edildiler. AKP’nin kurulduğu yıllarda en önemli özelliklerinden biri parti lideri olan Erdoğan’ın eşitler arasında birinci olmasıydı ancak zaman içinde Erdoğan, izlediği bilinçli planlarla bunu değiştirdi ve AKP’yi geleneksel siyasi parti rolüne dönüştürdü. Erdoğan AKP’de tek adam haline geldi.

*** Türkiye’nin en hayati sorunu olarak Kürt meselesini görüyorsunuz…

Türkiye’de en hayati mesele Kürt sorunu. Bu konuda herhangi bir programa sahip olmayan bir partinin sosyal demokrat olması mümkün değil. CHP’nin Kürt sorunuyla ilgili bir programı yok. AKP de Kürt meselesinde de sorun çözme kapasitesine sahip olmadığını gösterdi. 2002’de iktidara geldiğinde Kürt sorununu çözmek için bazı adımlar attı ama durdu sonra. Cesur ve demokratik adımlar atılması gerekir. AKP reformlar yapmak yerine Abdullah Öcalan’la pazarlık yaparak Kürt sorununu çözebileceği hayaline kapıldı.

'AKP, Kürtleri karşısına aldı'

*** HDP bir Türkiye partisi olduğunu söylüyor. Oldu mu sizce?

Önce kendi kararlarını kendisi alabilen bir parti olması gerek. HDP o noktada değil, PKK’ya bağlı. İdeolojik olarak da PKK Marksist, Stalinci ve totaliter köklerden gelen bir parti ve bunu tamamen atabilmiş değil. Öngörülebilir bir gelecekte sosyal demokrat bir parti olabileceğini göremiyorum. 7 Haziran’da Kürtlerden aldığı oyları ciddi oranda arttıracak ve AKP’ye oy veren Kürtler arasında HDP’ye oy verenler artacak çünkü AKP başka hatalarının yanında Kürtleri küstüren pek çok hata da yaptı. Suriye kriziyle alakalı olarak AKP Kuzey Suriye’deki Kürtleri karşısına aldı; Kobane’de IŞİD’i destekledi. Tayyip Erdoğan Kobane zaferini kutlayan Kürtlerle çiftetelli oynuyorlar diye alay etti; bir yandan da halayın bile farkında olmadığını, Kürtlerin duygusal dünyasına ne kadar uzak olduğunu gösterdi. Bir de HDP, HDP’li olmayan, çoğu büyük şehirlerde yaşayan liberal aydın ve demokratlardan alacak. Bunun da temel nedeni Türkiye’nin iki büyük partisi de Türkiye’yi yönetme kabiliyetine sahip değil.

*** Kürt olmayan pek çok demokrat da HDP’ye oy vereceğini açıklıyor. Orada bir sosyal demokrat kıvılcım olabilir mi?

Hayır, HDP yakın gelecekte sosyal demokrat bir parti olamaz. Evet, farklı bir siyasi söylem var ve ben de onun için HDP’ye oy vereceğim. Uzun yıllardır kendimi sosyal demokrat olarak görüyorum. Bir güçlü sosyal demokrat, orta-sol parti olmadan Türkiye siyasi krizden çıkamaz. Uzun yıllar kendine sosyal demokrat diyen ama öyle olmayan CHP ve DSP’de çalıştım ama onlardan umudumu kestim – Kürt meselesine aşırı ulusalcı şekilde yaklaşıyor; askerlerin siyasete müdahalesini destekliyor hatta kışkırtıyordu; din ve İslam konusunda türban yasağını destekliyordu oysa türban yasağı kalksın diye uğraşmalıydı. AKP ise 2002-2007 arasında bunların bir kısmını uyguladı ve başarıyı da ondan kazandı.

'Batı ve Ortadoğu ile ilişkilerimiz dibe vurdu'

*** HDP ile PKK‘yı aynı gören bir seçmen kitlesi var. Doğru mu bu bakış?

HDP, PKK’nın siyasi bir teşkilatlanması. HDP kendi kendini yöneten bir parti değil. PKK deyince de şöyle bir tartışma var; patronu kim? Öcalan mı Kandil mi? O da ayrı bir tartışma.

*** Sayısı dikkate alınabilecek kadar önemli bir seçmen kitlesi, Kürtler Türkiye’den ayrılmak istiyor ya da isteyecek diyor. Türkiye’nin toprak bütünlüğü tehdit altında mı?

Türkiye zor bir coğrafyada yer alıyor. Tarihsel olarak Türkler için ilişkilerde önem taşıyan bölgelerden biri Batı – eskiden bu Avrupa idi şimdi Batı kavramının içine Amerika da girdi – diğeri de Ortadoğu’dur. Batı ve Ortadoğu ile ilişkiler Türkiye için hep belirleyici olmuştur. Şu anda içinde bulunduğumuz kriz döneminde, Türkiye’nin hem Batı ile hem de Ortadoğu ile ilişkileri Cumhuriyet döneminde, son 100 yıldır eşi görülmemiş ve dibe vurmuş vaziyette. Bu da içinde olduğumuz krizi daha vahim hale getiren bir tablo oluşturuyor. Batı ve Ortadoğu ile ilişkilerimizin dibe vurmasının nedeni de AKP ve Erdoğan rejiminin Türkiye’yi yönetme kabiliyetini kaybetmiş olması ve üst üste hatalar yapmasıdır.

*** Buna somut bir örnek verir misiniz?

Türkiye 20. Yüzyılın son on yıllarında hala toprak bütünlüğünü istikrara kavuşturabilmiş bir ülke değil. Türkiye, Kürt sorunuyla ilgili olarak hala bölgesel bir parçalanma riskiyle karşı karşıya. Bu sorunu çözmenin stratejik açıdan en güvenceli yolu Türkiye’nin AB’ye uyum sağlaması. Gözlem yapan herkes görüyor ki, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin AB’ye üye olan bir Türkiye’den ayrılmaları kesinlikle söz konusu olmaz. Bunu araştırmalar da çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. En çok Kürtler AB’ne üye olmak istiyor. AKP ve Erdoğan rejimi bunu görebilseydi, temel hedeflerinden biri olarak AB üyeliğini koyardı. Oysa Erdoğan, AB beni ilgilendirmiyor diyor.


2 Nisan 2015 Perşembe

Şaka değil

Öyle günlerden geçiyoruz ki 1 Nisan şakalarının tadı kalmadı. Sosyal medyada 1 Nisan günü en çok rastladığım ifade “şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz” oldu. Sebebi 31 Mart günü yaşananlar: Türkiye’nin neredeyse tamamında elektrikler kesildi; Berkin Elvan soruşturmasına bakan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz yasa dışı bir örgüt tarafından rehin alındı, DHKP-C olduğu söylenen bu örgüte yakınlığı olan kişiler sosyal medyadan savcının başına silah dayalı fotoğrafını yayınladılar ve yapılan polis operasyonu sonunda iki eylemci ile savcı öldürüldü; ve yeniden görülen Balyoz davasında tüm sanıklar için beraat kararı çıktı.

Oysa Mart ayının son haftalarında bambaşka gelişmeler oluyordu; en çok da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP arasında artan gerilim konuşuluyordu. Doğru tahminleriyle isimlerini duyuran iki kamuoyu araştırma şirketi SONAR ve MetroPOLL’ün son anketlerine göre AKP’nin oyları düşüyor, MHP ve HDP’nin oyları yükseliyordu ve buna göre kararsız seçmenlerin oy oranları dağıtıldıktan sonraki sonuçlar yaklaşık olarak şöyleydi:

AKP yüzde 40-42
CHP yüzde 27
MHP yüzde 18
HDP yüzde 10

Kamuoyu araştırmalarının sonuçları seçmen yönelimlerini belirlemede önemli tabi, ancak bir yandan da sadece yapıldığı zaman dilimi içindeki seçmen davranışını gösterdiği için periyodik olarak tekrarlanması gerekiyor.

31 Mart olayları yönetimdeki gerilimi unutturacak mı?

31 Mart 2015 günü tarihe geçen olayların seçmen davranışı üzerindeki etkilerini önümüzdeki dönemde çıkan kamuoyu araştırmalarına bakarak izleyeceğiz. Ancak öncesinde şahit olduğumuz, cumhurbaşkanı ve hükümet arasında gittikçe yükselen tansiyondu.

Şu günlerde görünen o ki, toplumdaki kutuplaşma artıyor; bir kesim 31 Mart günü yaşananların hükümetin bir oyunu olabileceğine, diğer bir kesim de yaşananların hükümete karşı komplo olduğuna inanmış durumda.

Bu arada hatırlatayım, Gezici Araştırma, Şubat ayında AKP’nin oylarını yüzde 40’ın altında gösteren anket çalışmasının yayınlanmasından sadece 24 saat sonra müfettiş teftişiyle karşılaşmıştı. Şirketin sahibi Murat Gezici, zamanlamanın manidar olduğunu söylemişti.

Monday Talk söyleşilerim için daha önce görüştüğüm MetroPOLL Başkanı Özer Sencar, son 6 aydır AKP oylarının azaldığını ve Mart ayında 41,8’e inen AKP oylarının Gezi olaylarından beri buldukları en düşük oran olduğunu belirtiyor.

Geçen yılın ortalarında görüştüğüm Sencar, kamuoyu araştırmalarına göre halkın, parti ile bağları olmayan nötr bir cumhurbaşkanı görmek istediğini söylemişti. Hatta bu oranı da yüzde 62 olarak vermişti.

Sencar’la 2014 Haziran ayındaki söyleşimizin İngilizcesi burada.

Cumhurbaşkanı AKP’ye müdahale ediyor

Son olarak Monday Talk için konuştuğum SONAR Başkanı Hakan Bayrakçı da dedi ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP hükümeti arasında gittikçe daha da belirginleşen görüş ayrılıkları eninde sonunda AKP’nin erimesine yol açar; ayrıca AKP’deki lider değişimi Turgut Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra ANAP’ın, Süleyman Demirel yerine Tansu Çiller gelince DYP’nin yok olmasını hatırlatıyor.

SONAR’ı 1988’de kuran Hakan Bayrakçı, Bülent Ecevit, Demirel ve Çiller gibi eski başbakanlara ve 750’den fazla belediye başkanı dahil pek çok lidere danışmanlık yapan bir isim.
AKP’nin yeniden iktidar olabilmek için gereken 276 milletvekilini çıkarmakta zorlanabileceğini söyleyen Bayrakçı tahminlerini şöyle açıkladı:

“Eğer HDP yüzde 10 seçim barajını geçerse ve CHP oyları yüzde 27 civarında kalırsa, KAP yüzde 43 oy oranına bile ulaşsa 276 sandalyeye sahip olmayabilir. Eğer HDP yüzde 10 seçim barajını geçemezse, CHP yüzde 25-27 oy oranı aralığında kalırsa, MHP de yüzde 18-19 oy alırsa, o zaman da AKP 276 sandalyeyi zorlukla alabilir. Düşünsenize, partilerden biri güven oylaması istese hükümet düşebilir.”

Söyleşimizin İngilizcesi ve bazı satır başları:



“Cumhurbaşkanı ve AKP arasında artan gerilim seçim yaklaştıkça ne olur bilemiyorum. Bu kavga önümüzdeki 2,5 ay içinde ne olur bilemeyiz. Ancak 8-10 ay önce Başbakan ve AKP’nin Cumhurbaşkanı ile problemleri olacağını söylemiştim; iktidar yanlıları da öyle şey olmaz demişlerdi. AKP yetkilileri de cumhurbaşkanı da 7 Haziran genel seçimine kadar kendilerini tutabilirler ancak sonra kıyamet devam eder.

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe

“Her şey Erdoğan’ın istediği gibi olmuyor; Türkiye’nin 60-70 yıllık uygulamaları var. Kanunlar gereği yönetim başbakanın elinde ancak cumhurbaşkanının müdahaleleri ile bu sarsılıyor. Yani karşılıklı bir otorite çekişmesi var. Bu durum oylara giderek yansır. Ne kadar? 3 puan diyelim. AKP, 7 Haziran sonrası hala iktidarda olabilir ancak gittikçe düşer.

“Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduğu gün sonun başlangıcıydı. Bazı özdeyişleri hatırlayalım: Ya devlet başa ya kuzgun leşe. Yani devlet hayatında, siyasette ya güçlü kalırsınız ya da gidersiniz. Başbakanken Recep Tayyip Erdoğan çok güçlüydü. Cumhurbaşkanı olduğu zaman onun için sirenler çalmaya başladı. Başka bir deyiş: Taş yerinde ağırdır.


“Zarlar atılmıştır. Erdoğan için durum bu. Renkler belli oldu; tavizle veya vaziyeti ortada idareyle durum kurtulamaz. Erdoğan’ın kendi deyişi ile: Bitaraf olan bertaraf olur.”