tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2016 Çarşamba

Sosyolog Ayhan Aktar: Tayyip Erdoğan bir Milli Şef rejimi inşa etmek istiyor ve bu maalesef bizim geleneğimizde var


Bu hafta konuğum Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Profesörü Ayhan Aktar, yeni anayasa tartışması ile tekrar gündeme gelen başkanlık sistemi konusundaki sorularımı yanıtlarken, Tayyip Erdoğan’ın bir Milli Şef rejimi inşa etmek istediğini ve bunun “maalesef” bizim geleneğimizde olduğunu söyledi:

“Milli Şef rejimini bir daha, 2016’da kurmaya çalışıyor. Tayyip Erdoğan, tarihi bir figür olarak Mustafa Kemal Atatürk’le yarışıyor. Belki de bilinç altından ‘Atatürk kurucuydu, ben mükemmelleştirici olacağım’ diyor. Bu nedenle bütün bu yetkileri kendinde toplamak istiyor.”

Aktar, ülkenin doğusu ile batısı arasındaki duygusal kopuşa, Güneydoğu’daki silahlı çatışmalardan Kürt sorununun akıbetine kadar pek çok konuda görüşlerini açıklarken, başkanlık sisteminin AKP’nin sonunu hazırlayacağını da ileri sürdü.


Aktar’la mülakatımız Zaman, Zaman internet sitesi ve T24’de farklı başlıklarla görüldü.


*** Türkiye’nin batısı Güneydoğu’da, Kürt coğrafyasında yaşananlara neden bu kadar kayıtsız?

Bir kaç ay önce bir konferans için İsrail’e gittim. Tel Aviv, Akdeniz kıyısında Los Angeles gibi bir yer. Kızlar sokakta bikiniyle geziyorlar, surf yapıyorlar, hızlı bir gece hayatı var. Halbuki 50-60 km ötede Nablus’a, Ramallah’a gittiğinizde, orada kan gövdeyi götürüyor. Aklıma şu geldi, Türkiye ile İsrail birbirine çok benziyor. Türkiye’nin batısında sakin bir hayat var, Güneydoğu’da, Kürt coğrafyasında ise kan gövdeyi götürüyor. Ve bir çeşit duygusal uzaklık var. Bu duygusal uzaklık çok belirleyici sanıyorum. Sur ve Cizre’de aynen Putin’in Çeçenistan’da Grozni’de yaptığı türde bir operasyon, bir “temizlik” operasyonu, uygulanıyor. PKK’nın günahı yok mu? Tabii ki var. 1972 model, kırlardan şehirlere devrim teorisiyle bir operasyon başlattılar; Temmuz ayının başında savaşı kabul ettiler ve çok ağır bir bedel ödüyorlar. Tabii ki kitle tabanlarını da kaybettiler. 24 bin nüfuslu Sur ilçesinde 22 bin kişi orayı terk ettiyse ve geriye kalan 2000 kişi de o hendeklerin başında duran zavallı çocukların ailesiyse, insanlar çocuklarına göz kulak olmak için orada kalmayı seçtilerse, burada PKK açısından düşünülmesi gerekenler var. Ama orada olanlar, Türkiye’nin batısındakileri ilgilendirmiyor, Türkiye’nin batısında bomba patladığında da Kürtleri pek ilgilendirmiyor. Sanki Türkiye zihinsel açıdan bölünmüş vaziyette.

*** Bu bölünmüşlük nasıl giderilebilir?

Herhalde yeni bir anayasa ve yeni bir toplumsal sözleşme ile. Ama şu anda iktidar partisinin kafasındaki anayasa taslağı ile değil! Çünkü verdikleri görüntü, devletle Kürtler arasında helalleşmeyi getirebilecek bir toplumsal sözleşme gibi gözükmüyor. Daha çok başkan babamızın yetkilerini arttıracak aşırı merkeziyetçi bir rejim getirecek gibi görünüyor. 78 milyonluk memleketi, dünyanın 17’inci büyük ekonomisini bütün kararları Ankara’dan vererek nasıl yönetebilirsin? Bir sosyoloji profesörü olarak benim bunu aklım almıyor.

‘Parlamentodaki o kart kutuları merkeziyetçiliğin en güzel göstergesi’

*** Cumhurbaşkanı zaten başkan gibi davranıyor, yeni bir anayasaya neden ihtiyacı olsun ki diyen gözlemciler de var…

Ben buna katılmıyorum. Fiilen (de facto) kullandığı yetkileri hukuki (de jure) hale getirmek istiyor. Mesela, X üniversitesinin öğretim üyeleri Ahmet ya da Ayşe’yi rektör seçmiş, cumhurbaşkanı da bu kişiyi atamak zorunda kalıyor ama o rektörden hoşlanmıyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı rektör seçimini kaldırıp o işi merkezden halletmeyi istiyor. Bu kadar gelişmiş bir ekonomide, yerel taleplerin bu kadar patlamış olduğu bir yerde hala her şeyi merkezden hallederek nereye gidebilirsin? Yıllar önce, parlamentoya gittiğimde ziyaretçi kart kutularının çokluğu dikkatimi çekti. ‘Her gün buraya bu kadar adam girip çıkıyor mu’ diye sordum, ‘evet’ dediler, güldüm. Bir sürü iş merkezden hallediliyor Türkiye’de. Mesela Erzincan Lisesinde bir matematik öğretmeninin ataması Ankara’dan yapılıyor, ya da Trabzon devlet hastanesinde bir hemşirenin ataması. Bütün bu atamaları ya da tayinleri torpille yaptırabilmek için insanlar Ankara’ya gidiyorlar. Parlamentodaki o kart kutuları merkeziyetçiliğin en güzel göstergesi. Trabzon devlet hastanesinde çalışacak bir hemşirenin atamasını Trabzon Devlet Hastanesi ya da Trabzon İl Sağlık Müdürü yapsa ne olur? Dünya mı yıkılır?

*** Bunu tartışmıyoruz bile…

Tartışmadığımız gibi merkeze daha fazla yetki istiyoruz; merkezde de bürokrasiye değil, başkan babamıza yetki istiyoruz. II. Abdülhamit dönemini çalışan tarihçiler Osmanlı arşivinde iki türlü kaynağa bakarlar. Birincisi, nezaretler -- Hariciye, Maarif, Dahiliye vs- evrakıdır. İkincisi de, Yıldız evrakıdır.  Çünkü II. Abdülhamit, Osmanlı bürokrasisini yerinde tutmuştur ama Yıldız Sarayı’nda kendine çalışan bir bürokrasi oluşturmuştur. Bir sürü vali sultana doğrudan yazarlar ve bunlar daha önemlidir; ciddi bir mesele bütün açıklığı ile nezaret yazışmalarında değil Yıldız evrakında görülür. Bu çerçevede galiba tarih tekerrür edecek. Bundan 100 sene sonra Cumhuriyet arşivlerine giren bir tarih doktora öğrencisi Beştepe saray evrakına bakmak zorunda kalacak. Mesela Şırnak Valisi ya da Şırnak Emniyet Müdürü belki de saraya yazmak zorunda kalacak. Halbuki dünyada trend merkezden taşraya yetki devri şeklindedir (desantralizasyon). Veya işlerin yerel olarak kararlaştırılması. Aşırı merkeziyetçi bir sistemde bürokrasinin etkin çalışması imkansız hale geliyor.

‘CHP’nin yenilenmesi için o Milli Şef dönemi ile arasındaki ideolojik bağını kopartması lazım’

*** Peki bu kadar geri ve zorsa iktidar neden hala bu sistem istiyor?

Bir sebebi siyasi kültürümüzdür. Geçenlerde Üstün Ergüder’le olan mülakatınızda, Üstün Hoca diyordu ki, ‘Tayyip Erdoğan’ı biz delirttik çünkü her şeyi kendisine soruyoruz, bana da rektörken her şeyi sorarlar ve deli ederlerdi’. Bizde, ‘bir de, beyefendiye soralım’ kültürü vardır. Yalakalıkla da desteklenir. Bürokratlar kesinlikle inisiyatif alamazlar ve öyle de kalmaları istenir.

*** CHP kurultayına Kemal Kılıçdaroğlu tek aday olarak girdi ve 990 oyla yeniden Genel Başkan seçildi. 248 geçersiz oyun büyük bölümünde delegelerin oy pusulasına Mustafa Kemal Atatürk yazdığı iddia edildi. Siz demiştiniz ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın yarıştığı şahsiyet Mustafa Kemal Atatürk. Türkiye’ye başkanlık sistemi gelirse manzara nasıl olur?

Tayyip Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi Amerikan usulü değil. Obama’nın sahip olduğu yetkiler Tayyip Erdoğan’a az geliyor. Diyor ki, mesela, ‘ne biçim iş, Obama Ankara’ya bir büyükelçi bile atayamıyor’. Tabii ABD’de atamanın yapılabilmesi için büyükelçi adayının Senato Dışişleri Komisyonu’nda ifade vermesi gerek. Ancak komisyon onayından sonra atanabiliyor. Dolayısıyla bu sınırlamalar Tayyip Erdoğan’ı kesmiyor. Latin Amerika’daki diktatörlüklerin başkanlık sistemine gelince, o yetkiler 1982 anayasasında var. Ancak darbeci Kenan Evren onlarla mukayese edilebilir. Peki, istenen nedir? Tayyip Erdoğan bir Milli Şef rejimi inşa etmek istiyor ve bu maalesef bizim geleneğimizde var.

*** Milli Şef ne yapar?

Nüfusun yüzde 85’inin kırsal alanda oturduğu, köylerin yollarının yılın 6 ayı kapalı olduğu 15 milyonluk bir memlekette, bir şeyler yapar. Milli Şef sistemi bu küçük toplumda anlamlı olabilirdi. Bu zaten iki savaş arası dönemde Avrupa’nın realitesidir. Ama Tayyip Erdoğan’ın şimdi istediği sistem, Milli Şef sisteminden esinlenen bir rejim ve buna CHP’liler itiraz edemezler. AKP’liler dönüp ‘yapmayın kardeşim, biz Atatürk ve İnönü’nün sistemini istiyoruz’ deseler CHP ne cevap verecek? Yani Mustafa Kemal veya İsmet İnönü’nün sahip olduğu yetkiler konusunda sesini çıkarmayıp aynı yetkileri Tayyip Erdoğan istediği zaman ses çıkarmak olacak bir şey değil, bu CHP ve Kemalistler açısından bir açmazdır. CHP’nin yenilenmesi için o Milli Şef dönemi ile arasındaki ideolojik bağını kopartması lazım. Bu her zaman gündemdeydi, şimdi daha çok gündemde. CHP’nin kalkıp İsmet Paşa’nın sistemini yerin dibine batıracak lafları söylemesi lazım, söyleyemiyor. Recep Tayyip Erdoğan ise söylüyor; yok ‘Dersim’ diyor, yok ‘tek parti diktatörlüğü’ diyor ama o Milli Şef rejimini bir daha, 2016’da kurmaya çalışıyor. Tayyip Erdoğan, tarihi bir figür olarak Mustafa Kemal Atatürk’le yarışıyor. Belki de bilinç altından ‘Atatürk kurucuydu, ben mükemmelleştirici olacağım’ diyor. Bu nedenle bütün bu yetkileri kendinde toplamak istiyor.

*** Başarabilir mi bunu peki?

Başarmanın fizibilitesi yok. Nüfusun yüzde 90’nın şehirlerde oturduğu, dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, sosyal medyanın bu kadar geniş, herkesin şu veya bu şekilde fikir beyan ettiği bir memleketi tek parti rejiminin anayasal sistemiyle yürütmek mümkün değil. Yani cumhurbaşkanının emriyle faizleri düşük tutalım filan dersen, ekonomi patlar. Bunların maliyetleri çok ağır olur. Dikkat edin, 1929 dünya ekonomik krizinde Türkiye’nin batısı ezilmiştir. Anadolu’nun ücra köylerine bir şey olmadı, çünkü dünya ekonomisine entegre değillerdi. Ama İzmir ve çevresi dışarı üzüm, incir, pamuk gibi mallar satıyordu. Bunlar satılamayınca olaylar çıktı, 1930 Menemen olayını böyle açıklamak gerekir.

‘Orta sınıfları vergilendirince Ankara’da saray yaptıramazsın’

*** AKP ekonomik vizyonu olan bir parti olarak dikkat çekti. Bundan sonra gözü kör olabilir mi?

Şöyle bir Türkiye’yi sürdürmek artık mümkün mü? Devlet gelirlerinin yüzde 30-35’inin dolaylı vergilerden alındığı -- yani benzin, mazot, rakı, sigara gibi şeylerden – bir ekonomik düzeni nasıl sürdürebilirsiniz? Devlet, beyanname usulü bir vergi kanununa geçmeye mecburdur. Şimdi Türkiye’de yolsuzlukla mücadelede bazı şeyler hiç gündeme gelmiyor. Diyoruz ki, iktidara gelenler çalıyor. Ortalama vatandaş, ‘bana ne!’ diyor. Haklı, çünkü vergi vermiyor. Vergi verse, ‘benim paramla hovardalık yapamazsın’ diyecek. Kısacası, artık büyümek için orta sınıfları vergilendirmek zorundasınız. Onları vergilendirmeye başlayınca ciddi yatırımlar yaparsın ancak. Orta sınıfları vergilendirince de Ankara’da saray yaptıramazsın, adama hesap sorarlar. Böyle gidemez. Gitsin dersen bir kaç sene sonra ne köprü, ne baraj ne de yol yapabilirsin. Zaten AKP’nin ekonomik büyüme formülü genel olarak inşaat sektörü üzerinden gidiyordu. Ama GAP gibi büyük kamu yatırımları bitirilemiyor. Çünkü kaynak yok.

*** Geleceğe dönük beklentileriniz neler? Ümidiniz var mı?

Başkanlık sistemi AKP’nin sonunu hazırlar. Diyelim ki başkanlık sistemi kuruldu, 2018’de bir ekonomik kriz oldu ve 2019 cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP karşıtı genç ve ağzı laf yapan bir lider aday oldu ve başkanlığı aldı. O yetkilerle ne olur? Fransa’nın son anayasası General de Gaulle için yapılmıştır. François Mitterrand solun cumhurbaşkanı adayı olarak 1981’de seçildi geldi ve ilk bir ay içinde bütün yetkileri dibine kadar kullandı. ‘Ne oluyor?’ dediklerinde, ‘valla, bu elbise General de Gaulle için dikilmişti ama bana da cuk oturdu’ dedi. Türkiye’de şu an iktidara biat eden bürokratlar var ya, yeni başkana de öyle bir biat ederler ki, AKP’lilerin aklı hayali durur. Birden hanımlarının başları açılır, çocuklar İmam Hatip’den alınır, öğlen yemeğinde de bira içmeye başlarlar. Memur takımın uyum kabiliyeti çok yüksektir. Şu an yaratılan kutuplaşma ortamında yüzde 49.5 a karşı yüzde 50.5 var. Bir sallantıyla o yüzde 49.5, yüzde 40’a inerse, yüzde 60’ın desteğini alacak birisi gümbür gümbür gelir ve o başkanlık yetkilerini bir güzel kullanır. Kısa vadede çok ümitli değilim, ama uzun vadede başkanlık yetkileri AKP’nin sonunu hazırlar.

‘AKP’nin oluşturduğu orta sınıf iktidarın bekçisi haline geldi’

*** Tekrar en baştaki konuya, Türkiye’nin doğusu ile batısı arasındaki uçuruma dönersek, aslında bunun benzeri Diyarbakır ölçeğinde dahi yaşanıyor. Diyarbakır’a giden bir Amerikalı arkadaşım kentin çatışmalardan uzak bir semtinde hayatın batıdakinden farkı olmadığını söylüyordu. Görüşünüz?

IMC televizyonunu izlerken, zulüm altındaki Kürtlerin haberlerinden sonra bir bakıyorsunuz reklam arasında karşımıza Diyarbakır’da cenneti vadeden rezidans reklamları çıkıyor. Bu da Diyarbakır’ın diğer gerçeği. Türkiye’de büyüyen bir orta sınıf var ve borçlu insan çok. Son altı yılda 110 bin kişi hapse girmiş kredi kartı borcunu ödeyemediği için. 2,670,000 kişi de icra takibinde. Neredeyse her 4 yetişkinden biri ciddi borçlu. AKP iktidarının yarattığı bir orta sınıf gerçeği var. Bu orta sınıflardır ki, Temmuz ayında başlayan askeri tırmanmayı – bombalar patlıyor, operasyonlar yapılıyor, şehit cenazeleri vs. – görüp bir daha istikrar için AKP’ye oy verdiler. Kamuoyu araştırmacıları, ‘insanlar istikrarı seçti’ diyorlar. İstikrarı seçerek bir anlamda bu orta sınıfların konsolidasyonunu yaratmış olan iktidara bir şans daha verdiler. Evet, istikrar tam anlamıyla geri gelmedi ama daha kötüsü olabilirdi diye düşünüyorlar. Futbol deyimiyle 3-0 mağlup olacağın bir maçtan 0 – 0 berabere ayrılıyorsan iyidir. Öyle bakılıyor. Ve Tayyip Erdoğan açısından bu kitleler TOKİ’den ev almış, kira gibi taksit ödeyen, araba borcunu ödeyen kitleler, AKP iktidarının bekçisi halindeler. Zaten muhalefetin de bir inandırıcılığı yok. İsrail’deki durum da aynı.

*** Nasıl?

Netanyahu tabanı içinde önemli bir grup eski Doğu Bloku ülkelerinden gelen Yahudi nüfus. Onlar da yeni bir vatan bulmuşlar. İsrail’i kuran İşçi Partisi mensupları onlara burun kıvırarak bakmış, gariban köylü muamelesi yapmışlar. Aynı şekilde, Arap ülkelerinden ve Afrika’dan gelen Yahudilere de köylü muamelesi yapmışlar. Bunlar bu defa dinlerine sarılmış ve Netanyahu’nun seçmeni olmuşlar. Çok benziyor iktidar yapıları. İsrailli arkadaşlara biraz takıldım: ‘Google translator’da Erdoğan yazıp “tercüme et” komutuna basınca karşılığı Netanyahu olarak çıkıyor’ diye. İlk başta duruyorlar, sonra gülüp haklısın diyorlar.

*** Bu çok ilginç çünkü hem toplumda hem de AKP’de İsrail karşıtı bir manzara var…

Aşk hayatında ve fizikte olduğu gibi benzer kutuplar birbirlerini iter, pek yan yana gelmezler. İki taraftaki siyasi iktidar birbirine çok benziyor. Hatta muhalefetteki İsrail İşçi Partisi ile Türkiye’deki CHP inanılmaz derecede birbirine benziyor. Onlar da son derece çaresiz, ne yapacaklarını bilmez vaziyetteler. İsrail devletini biz kurduk ama bu hale düşmeyi hak ettik mi diye ağlaşıyorlar. Ayrıca, CHP gibi geriatrik sıkıntı içindeler, liderleri yaşlı. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilere gelince, siyasi düzeyde soğuk sürse bile iktisadi düzeyde çok yakın olarak devam ediyor. Türk-İsrail ticaret hacmi 5 milyar doları geçmiş durumda.

*** Onların da Kürtleri Filistinliler mi oluyor? Tabii ki İsrail ile Filistinlilerin ilişkisi Türkiye’de 

Kürtlerle olan ilişkiden epey farklı. Türkiye’de Türk ve Kürt iç içe, dinleri aynı, vatanları aynı, vb.
Evet, bazı benzerlikler var. Ama benim üzerinde durduğum şey daha çok iktidardaki iki siyasi akım ve iki liderin yönetme biçimlerinde benzerlik olduğu. İsrail’de farklı olan, orada hukuk sistemi aslanlar gibi çalışıyor. Geçenlerde, savcılar Netanyahu’nun karısının 7 saat boyunca ifadesini aldılar. Yolsuzluklar araştırılabiliyor; bazı eski bakanlar, başbakanlar bu yüzden hapse girebiliyor. İsrail bir kanun devleti. Bu Türkiye’de maalesef olmayan bir şey.

‘Türkiye’de İslamcılık da PKK da bitiyor’

*** Kürt bölgesindeki çatışma daha çok sürer mi sizce?

12 Eylül 1980 darbesi Türk solunu bitirmiştir denir, bir yere kadar doğru. Silahlı bazı örgütleri bitirmiştir ama sol fikriyatı bitirmemiştir. Sol fikriyatın tam bitişi Türkiye’de 28 Şubat’tır. 1997 ve sonrasında, kendine ‘sol’ diyen insanların ‘özgürlükçü’ olamadığı bir dönem yaşandı. Çoğu orduya asker yazıldılar. 2002’den sonra gelen AKP iktidarı ise bölgedeki trendlere uygun olarak İslamcılığı bitirdi. Yani, ‘Efendim, biz Müslümanız. Biz çalmayız, yolsuzluk yapmayız’ dediler. Fakat 17-25 Aralık’la artık bu laflar da ciddiye alınır olmaktan çıktı. Orta Doğu’da da İslamcılık bitti. Bölgede de, ‘biz Müslümanız; İslam barış dinidir’ diyen adamlar canlı yayında gırtlak kesiyor. ‘Biz Müslüman insanlarız, otoriter bir tek parti rejiminden demokrasiye geçmeyi başarırız’ diyen Mursi ve İhvancı takımının Mısır’daki hali de ortada. İşte ve dışta olup bitenler Türkiye’de İslamcılığı bitirdi.

PKK’nın Haziran sonunda iki polisin öldürülmesini üstlenerek savaşı kabul etmesi ve 1972 model, Vietnam’dan ilham alan, kırlardan şehirlere devrimci halk savaşı iddiasıyla bazı şehir merkezlerinde yığınak yapmaları da PKK’yı bitiriyor. Bugün Diyarbakır’da insanlar devletin yaptıklarına karşılar, ama PKK’nın yaptıklarına da karşılar. Şaka maka 14 senelik tarih dilimi içinde İslamcılık da, PKK üzerine yükselen silahlı mücadele hikayesi de bitiyor. Ama Kürt meselesi bitmez. Kürtlerin eşit hak, kimlik ve tanınma mücadelesi tabii ki devam edecek ama bu mücadelenin bayraktarı artık PKK olamayacak gibi duruyor. PKK, Haziran’dan bu yana aldığı kararlarla HDP’yi de bitirdi. Bir takım kamuoyu araştırmaları HDP’nin de barajı geçemeyeceğini söylüyor. Yani Kandil’deki silahlı kanat, HDP’li siyasileri ve Selo Başkan’ı da yedi bitirdi. Eğer Tayyip Erdoğan bir baskın seçim yaparsa, bugün TBMM’deki Kürt bölgesinden gelen milletvekillerinin çoğu AKP tarafından temsil edilir. Yakında, Öcalan devreye girer diye düşünüyorum. Gidişat o yönde. Şimdi, kuşatma altında mahalleler var. Çember de gitgide daralıyor. Bir yerde sona erecek. Umarım bir an önce barış masası kurulur. Durum çok karanlık olsa bile, hayal kurmaktan vaz geçmemek lazım!

12 Ocak 2016 Salı

Üstün Ergüder: Türk tipi başkanlık, kontrol ve denge yok demek


Bu hafta konuğum 1992-2000 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmış olan siyaset bilimi Profesörü Üstün Ergüder.

Eğitim alanında öncü oluşumlardan biri haline gelen Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) de kurucusu olan Ergüder’in yeni görevi Açık toplum Vakfı’nın başkanlığı. Ergüder ayrıca üniversitelerde akademik özgürlük ve özerkliği teşvik edip, bir gözlemevi olarak çalışan Magna Charta Observatory’de başkanlık yapmış olan tek Türkiye vatandaşı.

Rektörlük yıllarında en önemli kavgasının özerklik ve özgürlükler alanında olduğunu kaydeden Ergüder’e, başkanlık sistemini de içeren bir anayasanın, hükümet tarafından tekrar gündeme getirilmesi konusunda, “Türk tipi başkanlık kontrol ve denge yok demek. Kafasında onun olduğuna inanıyorum. Tayyip Erdoğan’ın geldiği yerde bir güç sarhoşluğuna girdiğini düşünüyorum. Ancak suç sadece onda değil, bu herkese olabilir çünkü biz adamları zıvanadan çıkarıyoruz. Ben de rektörlük yaptım. Her şeyi bana soruyorlardı. Bunun ne kadar tehlikeli olacağını biliyordum. Bunu bir rektör olarak ben küçük bir üniversitede hissetmişsem, devamlı seçim kazanan biri de hisseder,” dedi.


Ancak seçim kazanınca konunun “halk beni seçti” demekle bitmediğini de söyleyen Ergüder, şöyle devam etti:

“Bununla bitmiyor olay. Demokrasi başka. Bir de insan hakları denen bir şey var. İnsan haklarının korunması için seni seçmeyenlerin de hakkı hukuku var. Yüzde 50 oy verdiyse ben herkesin başına göçerim demekle olmuyor ama Türkiye’de oluyor çünkü biz demokrasiyi öyle anlıyoruz.”

Sorularıma verdiği yanıtlar özetle şöyle (İngilizcesi burada)

Lidere biat kültürü var

(Tayyip Erdoğan) 1994’deki belediye başkanlığından sonra öyle bir dönemden geçmiş ki kontrol ve dengeler tamamen kalkmış. Bir ara askerden korkuyordu, şimdi öyle bir korku yok. Avrupa Birliği vardı, o yok. Bir toplum düşünün, her zaman lidere biat kültürü var. Böyle bir yerde bu kadar sene başbakanlık yapıyor. Lord Acton’un dediği gibi, güç yozlaştırır, mutlak güç daha çok yozlaştırır. Bence Tayyip Erdoğan o sendromu yaşıyor. 1994 başka 2015 başka. Kitapta anlattığım gibi, 1994’de gördüğüm insan münasip bir lisanla konuşursan seni dinlemeye bir sürü adamdan daha fazla hazır, kavga edersen kavga edebilir bir belediye başkanıydı. Ama en ufak bir şeyden sinirlenip terslenebilen biri de gördüm. Daha sonra ilişkim olmadı.

Kendi değerlerini kamu alanına taşıdı

O zaman 6 rektör olarak yaptığımız ziyarette hiç tasvip etmediğim ‘biz sana karşıyız’ havası vardı. Benim kitabımda böyle bir şey yoktur. Biri belediye başkanı seçilmişse o benim belediye başkanımdır. Onunla iş konuşurum. Aynı siyasi görüşe mensup olmama gerek yok. Kurumum için iş isterim. Onun için diyalog şart. İlk ziyarette o hava olduğu için kendisinden sonra ayrı bir randevu istedim ve gidip dertlerimi anlattım. Kendisine de dinle pek ilişkim olmadığını söyledim. O da bana, ‘ben böyle herkesin her istediğini yapabileceği bir Türkiye istiyorum’ dedi. Ama sonradan ipin ucunu kaçırdı. Vapurdan inen kızların eteğine karıştı, kimilerine ayyaş dedi. Yani kendi değerlerini kamu alanına taşıdı, yapmaması gerekeni yaptı.

O gün (1994) ona inandım. … Şimdi bildiklerimi bilsem daha şüpheci olurdum. Şu da var, kendimi onun yerine koyuyorum, öyle bir dönemden geçsem, etrafımda herkes takla atsa, kupayı şuna verelim mi diye bile bana sorsalar, ben de bir başbakan olarak delirebilirdim. Bu yüzden görev süresine sınırlama getirilmesi ile kontrol ve denge mekanizmaları olması önemli.

Türkiye’nin problemi zaten Ankara’nın çok büyük olması

Bence güzel bir çağrı (HDP lideri Selahattin Demirtaş’ın Başbakan Davutoğlu’na televizyona çıkıp ‘sen başkanlığı anlat, ben özyönetimi anlatayım’ çağrısı). Türkiye’de yaşayan bir insan olarak bakıyorum. Türkiye’nin problemi zaten Ankara’nın çok büyük olması. Bu yalnız Güney Doğu için değil ki, İstanbul için de lazım özyönetim, yani yerinden yönetim, daha çok yerinden yönetim. Ben üniversite yönettim. Rektör olarak atanıyorsunuz, daha ilk günden sizi kuralları ihlal edecek bir adam olarak görüyorlar, onu yapamazsın bunu edemezsin diye tepeden yönetiyorlar. Muazzam bir merkeziyetçilik var. Benim bütün savaşım Boğaziçi Üniversitesi’ne özerklik sağlamaktı. Benim özerkliğim var, karışmayın işime diyordum. Bırakın yöneteyim, kötü yönetiyorsam ölçün ama baştan beni yönetme.

Üniversitede saçmalama bile teşvik edilmeli

Üniversite bir toplumun beynidir ve özgür düşünceye açık olmalıdır. Üniversitede saçmalama bile teşvik edilmeli. Başka türlü inovasyon olmaz. Bir arkadaşım der ki, bizdeki yüksek öğretim sistemi akıllıyı deli eder, Amerika’daki sistem ise deliyi akıllı yapar. 60’larda siyah hareketinin büyüdüğü yıllarda Amerika’daki kampüslerde gördüm, muazzam bir öğrenci aktivizmi vardı. Bu şiddete doğru gidince üniversite yönetimleri terlerdi çünkü siyasi tartışmaları üstüne çekerdi ama hiçbir Amerikan başkanı şu yapılsın, bu yapılsın demezdi. … YÖK öyle bir kurum ki bütün liderler karşıydı ama hepsi de çok sevdiler ve YÖK’ü tuttular çünkü YÖK kanalı ile üniversiteleri zapturapt altına alıyorlar.

Boğaziçi’nde mış gibi yaptık

Her sessizliği sinmişlik olarak almamak lazım; lüzumsuz mücadelelere girmemek için bir strateji olabilir sessizlik. Rektörlüğüm döneminde en büyük sorun başörtülü kızlardı. Bir kısım öğretim üyeleri derslere almayalım derken, bir kısmı da hayır, insan hakkıdır, alalım diyordu. Ben alalım diyenlerin tarafındaydım ama üniversitede bütün dengeleri gözetmek durumundayım. YÖK de hesap soruyor. Gazetelere çıkıp bu çocukları alıyoruz desek derslere hiç giremeyeceklerdi. Mış gibi yaptık. Disiplin soruşturması açıyorduk, YÖK sorunca soruşturma devam ediyor diyorduk. Arkadaşlara da pek ciddiye almamalarını söyledik. O arada çocuklar mezun oldu gitti. Yani meselelere akılcı yaklaşmak gerek.

ODTÜ hürriyetlerimize sahip çıkar

ODTÜ gerçek anlamında bir üniversite. Böyle hür düşünen ve özerk olmaya çalışan üniversiteler Türkiye’de tepki çeker. Her dönemde çekmiştir. Zaten böyle fazla üniversite yok. Boğaziçi var. ODTÜ’nün Ankara’da olması üniversite özerkliği için dezavantajdır. İstanbul ayrıdır. Ankara’da üniversiteler daha devletle iç içedir. … Teknolojik meseleyi (.tr uzantılı sunucuları ODTÜ’nün yönetmesi ve hükümet tarafından işbirliği yapmıyor diye eleştirilmesi) tam olarak değerlendirebilmiş değilim. Teorik olarak öyle bir hizmetin bir üniversite değil de devlet kuruluşlarında olmasında fayda var. Zamanında ODTÜ’ye verildi çünkü ODTÜ’de öyle kapasite vardı. Şimdi ne yapmalı? Ben yine ODTÜ’de kalması taraftarıyım, doğru olmamasına rağmen. Çünkü ODTÜ teknolojik alanda Türkiye’nin en yetkin kurumudur, bu işi iyi yaparlar. İkincisi, hürriyetlerimize de sahip çıkarlar.

Güneydoğu’da hendeklerde siperlerde olan çocuklara bakın

Bildiride (ERG hükümeti ve tüm kamu kurumlarını çocukları çatışmadan korumak için azami özen göstermeye ve gereken her türlü önlemi almaya davet etmişti) kimseyi suçlamadan devletin eğitim sağlama sorumluluğu olduğunu (Güneydoğu’da çatışma olan bölgelerde) ve soruna çözüm üretme gerekliliğine işaret ettik. Bu nasıl olur? Onu, onlar düşünecek. Bizden de bir öneri isterlerse düşünür üretmeye çalışırız. Sezar’ın hakkı Sezar’a, başbakan dahil Milli Eğitim Bakanı dahil, bu göz ardı edilmeyecektir diye konuştular ama ne yapıyorlar bilmiyorum. … Önemli başka bir sorun da var. Suriyeli çocukların buradan gideceği yok. 5-10 sene sonra 10-15, 15 sene sonra 20 yaşında olacaklar. Eğitmezsen, saygınca yaşama imkanı tanımazsan potansiyel teröristler. Suriyeli gibi mi eğitilecekler, Türkiye vatandaşı olarak mı? Topluma entegre edilmeleri gerekiyor. Bunun konuşulması, sorunların ne olduğunun ortaya koyulması gerekiyor ki çözüm üretilsin. … Bugün Güneydoğu’da hendeklerde, siperlerde olan çocuklara bakın. Bunlar 10 sene evvel kaç yaşındaydı? Ne gördü bu çocuklar? Belki doğru dürüst eğitim göremediler ve etraflarında savaş gördüler. Bu 30-40 senedir devam ediyor. Top tüfekten başka bir şey bilmiyorlar. 

Türkiye’nin koalisyona ihtiyaci vardı

Zaman değişti o yüzden Türkiye’nin koalisyona ihtiyacı vardı. Bir siyaset bilimci olarak 70 ve 80’lerde yazdıklarıma baksaydınız koalisyonlara karşı olduğumu görürdünüz çünkü o günlerde Türkiye’den etkin bir hükümet çıkmıyordu, Kürt sorunun yükselmesi, kentlerde öğrenci şiddeti gibi önemli sorunlar vardı. Güvenilecek bir siyasi liderlik yoktu. Sorunun bir kısmı durmadan koalisyonlar üreten bir seçim sisteminden kaynaklanıyordu. O yüzden eleştiriyordum. Ancak şimdi Türkiye öyle bir aşamaya geldi ki etkin liderlik gösteren tek parti hükümetleri bazı reformlar yaptı. Bu süreç içinde otoriterliğin yükselişini, kontrol ve dengelerin yok oluşunu da gördük. O nedenle 7 Haziran seçimi iyi bir fırsat vermişti. Muhalefet güvenilir bir alternatif olarak koalisyon yapabilirdi. MHP’nin tutumunu çok eleştiriyorum. Seçim akşamı herhangi bir koalisyonun parçası olmayacaklarını ve HDP’yi meşru bir parti olarak tanımadıklarını açıkladılar – bu tam da yapılmaması gereken bir şeydi. İnsanlar güvenilir bir muhalefet arıyordu ama bu ortadan kalktı.

Davutoğlu henüz rüştünü ispat edebilmiş değil

Ahmet Davutoğlu çok iyi bir öğrencimdi. Çok iyi bir öğrenci olması çok iyi bir akademisyen olması, çok iyi bir siyasetçi olmasını gerektirmez. Ahmet Davutoğlu’nun siyasetçi olarak önünde daha çok yol olduğuna inanıyorum çünkü çok güçlü bir liderin korumasında oraya geldi. Daha kendi rüştünü ispat edebilmiş değil ki hakkında karar verebileyim. Ben de olsam ben de rüştümü bu kadar kısa zamanda ispat edemezdim. Ama inanıyorum ki bir demokraside kontrol ve dengelerin ne kadar önemli olduğunu, demokrasinin insan haklarına dayalı olduğunu çok iyi bilir. Bunu Tayyip beyin bildiğini sanmıyorum. Ümidim bilgisi uygulamaya geçsin. Başbakan seçildiği zaman kendisine bir mektup yazdım ve dedim ki, Boğaziçi Üniversitesi’nde yoğrulduğun değerleri hayata geçireceğine eminim.

***

2012 yılında yaptığımız “Seçmeli Kürtçe dersi olumlu bir ilkadım, daha çok liberalleşmeye ihtiyaç var” başlıklı söyleşiden sonra Kürt sorunu hakkında bugün geldiğimiz yeri de sorduğum Ergüder’in görüşleri:


"Çok talihsiz. Sorunu çözmek için 2012’de doğru yönde ilerliyorduk. Bu sorunun otokrat ve askeri yöntemlerle çözülebileceğini sanmıyorum. Sosyal ve kültürel sorunları, dışlama sorunlarını çözecek formüller olmalı. Hükümeti suçlamak çok popüler ancak adil olmak için konunun iki tarafına da bakmalıyız. Samimi bir süreç olmadığını söyleyenler var. Süreci destekledim ancak süreç sırasında PKK belli ki kendini bir sonraki savaşa hazırlıyordu. Hükümet buna çok geç olana dek tahammül ettiği için eleştiriyorum. Ama hükümetin bu tavrı yeni değil. Ergenekon davasına bakın; hükümet Gülen hareketi tarafından kandırıldığını söyledi. Böyle argüman olmaz. Bu zayıflıktır hükümet bu zaafa düşmenin bedelini siyaseten ödemelidir ama ödemedi. Hükümeti eleştirdiğim diğer bir nokta da Kürt hareketinin siyaseten entegrasyonuna iki seçim arasında vurulan darbe."

27 Eylül 2015 Pazar

‘Elimizdeki değerleri yok ediyoruz; IŞİD olsa o da AKM’yi yıkardı’


Hatırlarsınız,  Şile’de Ocaklı Ada Kalesi restorasyonu gözlerimizin önünde karikatürize bir manzaraydı. Türkiye’nin her yanında o kadar benzer ve çok daha büyük çaplı restorasyon faciaları var. Bunları aktivist mimar, program yapımcısı ve yazar Korhan Gümüş’le konuştuk. Gümüş, özellikle İstanbul’un, ve Türkiye’nin tarihi, estetik, kültürel değerlerini sadece tanımak ve bilmekle kalmıyor, onları korumak için çalışıp didiniyor. İnsan Yerleşimleri Derneği’nin kurucusu ve başkanı. Taksim Platformu, Sivil Koordinasyon Merkezi gibi başka sivil girişimlerin de kurucularından. XXI Mimarlık Dergisi yazarı ve Açık Radyo’da Metropolitika adlı programın yapımcılarından. Halen Taraf gazetesinde yazıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde ders veriyor.

Gümüş’le konuştuğum sorunların özeti şu cümlesinde: “Elimizdeki değerleri yok ediyoruz. Topkapı Sarayı’nda en değerli yer neresidir? Kutsal Emanetler bölümü… Gidin bir halini görün, her şey taklide dönüştürülmüş durumda; eğer saygı duyulacaksa en saygıdeğer yer bile mahvedilmiş durumda. Bilgi üretimi bağımsız değilse, iktidara bağlıysa, en değer verdiğiniz şeyi bile yok edersiniz.”

Fotoğraf: Üsame Arı
*** Türkiye’de restorasyon ne şekilde yapılıyor? Şile’deki kale örneği küçük bir örnekti ama konunun tekrar gündeme taşınmasına neden oldu. Sorun neden kaynaklanıyor?

Restorasyon faciası olarak ilk aklıma gelen İstanbul surları olur. İstanbul dünyada en büyük sur varlığına sahip olan şehir ancak surlar mahvoldu; üstelik bunun için milyonlar harcandı. Topkapı Sarayı Haremağası koğuşlarına gitseniz orada restorasyon değil yapılan şeylerin ihya etmek olduğunu görürsünüz. Daha eskiden de Rüstem Paşa Camisi’nin İznik çinileri sökülmüş ve yerine yenileri koyulmuş; eskiden böyle yapılıyormuş, adet buymuş. Şimdi bazı çinilerin tanesi 50 milyon dolar. Şile’deki kale kalıntısı restorasyonu işinin ehli kişiler tarafından yapılmış. Bunlar İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üst düzey kişi ve hem Sulukule projesini hem de Taşkışla restorasyonunu yapan kişi. Surlardaki inşaatta da aynı insanları, Topkapı Sarayı’nda da aynı insanları görüyorsunuz. Sanki yaramaz bir çocuk gibi yapılan yapılıyor. Gezi’deki kışla binası da öyle oldu. Tayyip Erdoğan’a demişler ki kışla projesi yapılmasın diye sizi ikna etmeye çalışacaklar. Demek ki bu kişiler epey planlı çalışıyor, tesadüfi değil. Yapanlar da sıradan müteahhitler değil, üniversitelerden anlı şanlı hocalar.

*** Restorasyon nedir; nasıl yapılmalıdır?

Restorasyon denen şey en deneysel, mimarlığın en farklı yöntemlere açık konusudur. Bu alandaki seçkinler bilim adı altında konulara şiddetle yaklaşıyor ve en iyiyi kendileri bilirmiş gibi davranıyorlar. Sütlüce’deki mezbaha önce konser salonu olacak diye -- sonra kongre merkezi oldu -- güzelim yapı yıkıldı ve eski yapı harcandı, üstelik ortaya çıkan yeni binada yanlış yapılmış salonlar için milyonlar harcandı. Bir de tünel otoyol yaptılar orada. Fikrinizi söyleyince onu ulaşım profesörleri yaptı diyorlar. Tarihi yarımadada, Venedik’ten daha değerli bir şehirde, meydanların ortasına dalış projeleri yapıldı. Uzmanların dar bakışları ile iktidar gücü birleşti ve kritik düşünce olmadığı için, arada bir entelektüel ara yüz, bağımsız değerlendirme bulunmadığı için bunlar yapıldı. Tayyip Erdoğan da kendisini eleştiren bilim camiasına çok eleştirmesinler diye proje işleri veriyor. Zaten onlar da niye biz iş almadık diye eleştiriyor.

Yenileme sonrası çizgi film karakteri Sünger Bob'a benzetilen Şile kalesi
*** Vatandaşı etkileyecek projeler Türkiye’de hiç halka sorulmuyor. Hiç vatandaşa sorulmuş proje var mı?

Üçüncü köprü için üniversite hocaları tarafından gönüllü olarak bir anket yapıldı ve halka köprü yapılsın mı yoksa yapılmasın mı diye sordular. Halk bu direk soru karşısında yüzde 60 oranında yapılsın dedi. Aynı kişilere, parti aidiyeti filan önemli olmadan, tekrar soruldu ama önce köprünün geçeceği güzergâhlar, yaratacağı imar alanı, kesilecek ormanlar anlatılınca yapılsın diyenler yüzde 40’a düştü. Kamuoyu öyle havadan oluşmuyor, bilgilendirme düzeyine göre yapılanabiliyor.

*** Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde “Üçüncü köprü cinayettir” diyordu, şimdi köprüyü yapıyor.

Hatta o dönemde bizim gibi köprüye karşı çıkanlara belediyede toplantılar yapsınlar diye oda veriyordu. Esasen projeleri şirketler, geniş bir konsorsiyum planlıyor ve seçilmişleri içlerine alarak ikna ediyorlar, yani siyasetçi en son devreye giriyor. 2003 seçimlerinde Kadir Topbaş eline tutuşturulmuş olan üçüncü köprü projesini fırlatıp atmıştı. Birileri bu tip projeleri hazırlıyor, kredi verenleri buluyorlar. Tayyip Erdoğan belediye başkanıyken bu projeler merkezi yönetimin projesi olarak gündeme geliyordu ve belediye başkanının hükümranlık alanına müdahale olarak algılanıyordu. O yüzden Tayyip Erdoğan bugün İstanbul’daki belediye başkanını kendi gölgesi gibi kullanıyor; İstanbul’da başka bir partiden belediye başkanı olsa bu projeler yapılamaz.

*** Restorasyon projelerine de müteahhitlik projesi olarak mı bakılıyor?

Önce müteahhitler işe alınıyor sonra üniversite profesörleri danışman oluyor. Bu modelde inşaat yoluyla zenginleşme var. İnşaattan emekçiler para kazanamıyor ama rantçılar kazanıyor. Oysa bu modeli benimseyip İstanbul surlarında inşaat yapacağınıza çatlaklarda analiz yapsanız depremsellikle ilgili neler bulursunuz. Hatta işe mühendislik girer, çevredeki üretim sektörü, sağlık, tarım vs. derken insanlar tarihle ilgilenir ve surlar üzerinde istihdam olanağı çıkar. Ama yok, inşaatçılar giriyor ve orayı tüketip çıkıyorlar. Restorasyon inşaatla özdeşleştiriliyor. Bir de eskiyi yıkmak, kendi imzasını atmak, popülist politikalar izlemek gibi meseleler var. Mesela Karaköy Camii, Adnan Menderes zamanında yıkılmış. Belki de camiye benzetemediler, modern bir yapıydı ve İtalyan mimar Raimondo Tommaso D’Aronco – İstanbul’da şimdiki Cumhurbaşkanlığı köşkü de dahil çok güzel yapılara imza atmış olan -- yapımıydı, tam da dikkat çekici bir yerde. Bugünkü yönetim, adı cami diye onu yeniden ihya etmeye çalışıyor. Elimizdeki değerleri yok ediyoruz. Topkapı Sarayı’nda en değerli yer neresidir? Kutsal Emanetler bölümü… Gidin bir halini görün, her şey taklide dönüştürülmüş durumda; eğer saygı duyulacaksa en saygıdeğer yer bile mahvedilmiş durumda. Bilgi üretimi bağımsız değilse, iktidara bağlıysa en değer verdiğiniz şeyi bile yok edersiniz. Nevşehirli İbrahim Paşa Külliyesi mahvedilmiştir. Her restorasyon bir yıkım ama farkında bile değiller. Sütlüce Mezbahası yıkılırken içim cız etti, yandı çünkü o yapının içinde dünyanın ilk biyolojik artırma tesisi vardı ve tekti. Bunu tanıtsanız, müze yapsanız ne kadar ilgi çekici olabilirdi.


*** Bir fotoğraf görmüştüm; Apollon Tapınağı’nda restorasyon yapılırken ya da bazı parçalar yerine koyulurken malzeme tırları tapınağın üzerinde gelip gidiyor. Böyle bir şey nasıl olabilir? Burada rant yok herhalde ama cahillik mi var?

İshak Paşa Sarayı’nı da mahvettiler. Burada rant yok. AKP hükümetinin Kültür Bakanlığı müsteşarı bana dedi ki siz bizim yaptığımız işleri çok eleştiriyorsunuz; biz demokratik bir ülkeyiz, gezin, dolaşın ve ne eksik, yanlış varsa bize söyleyin düzletiriz dedi. Ben bir gönüllü kişi olarak 3000 yerde dolaşacağım, hataları göreceğim, müteahhitlerden dayak yiyeceğim – Tekfur Sarayı’nda öyle oldu, müteahhit kaç kere dövecekti – sonra basına gideceğim, kamuoyu ikna olacak, sonra bakanlığa gideceğim de ikna olacaklar ve yeniden yapacaklar! Bağımsız düşünceyi devreye sokmadan sadece bir inşaat işi yönetir gibi yönettiğiniz sürece demokrasi anlayışı komik ve saçma olur. Ben de bu şekilde hak ettiği cevabı verdim. Onlara göre bizim gibi gönüllüler itiraz edecekmiş, ve onlar da düzeltmek için yeniden yapacakmış. Düşünsenize restorasyonun yeniden yapılabilir olduğunu varsayıyor. O zaman IŞİD de diyebilir ki ben yeniden yapmak için yıkıyorum.

*** Türkiye’de restorasyon faciaları olarak sunulan haberleri okurken bir yandan da IŞİD yıkımları oluyordu. IŞİD’ın yaptığını Türkiye'de yapılanlarla karşılaştırınca ne görüyorsunuz?

IŞİD ideolojik amaçla yıkıyor, yok ediyor; IŞİD için bir entellektüel ara yüz yok. Tayyip Erdoğan kaç kere AKM’yi yıkalım, yerine ne istiyorsanız yapacağız diye söz verdi. Konuştuk ve tartıştık, dedik ki bu yapıda sahne altyapısı çok mükemmel, Avrupa’daki benzerleri gibi yapılmış, o yüzden yeniden kullanıma açılması için tamir edilsin, o da ikna oldu ve para ayırdı. Ancak karşıtlık rejimi olarak ortaya çıkınca bizim gibi bağımsız düşünen insanlar devre dışı bırakıldı. Bu çalışma yönteminde iş inşaat işi ve karar yöneticinin iki dudağı arasında. IŞİD ile benzerlik taşıyan kısım, arada entelektüel bir ara yüzün, kritik düşüncenin oluşmamasıdır. IŞİD kafasına göre heykeller Pagan işidir, vs. o yüzden yıkmak gerekir. Burada is AKM bizim halkımızın değerlerini benimsemeyen insanların, elitin, opera diye getirdiği bir şeydir, o yüzden yıkılmalıdır. IŞİD olsa o da AKM’yi yıkardı; burada benzerlik müthiş. Ama bu bağımlı düşünce Osmanlı eserlerine de zarar veriyor; paradoks orada zaten. Bu kafa Topkapı Sarayı’nı restore ederken de IŞİD gibi davranıyor. Bizans eserlerini de yok ediyor Osmanlı eserlerini de çünkü Bizans eserlerini yok ederken Osmanlı eserlerini de yok ediyor müteahhitlik çalışmalarıyla.

Modern toplum inşaattan önce kurgulama üretir, düşünce, fikir geliştirir. Türkiye’de bu yok; IŞİD’de de yok. İnşaat mimarlığın mezarıdır. Önce neyi nasıl yapacağınız tartışmanız ve bu problemi çözmeniz gerekir. Mimarlık, mekânı inşa etme faaliyeti değildir; mekânı anlama, keşfetme ve ona göre çözümler getirme faaliyetidir. İslami çevrede, modern bir toplumda yaşamalarına rağmen sanki geleneksel bir çevrede yaşıyorlarmış gibi davranmak var ve bu da tanrıların yeryüzüne inmesine yol açıyor; kendisini tanrılaştırıyor ve her şey yöneticinin iki dudağı arasında oluyor.

Söyleşimizin İngilizcesi burada.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Medyada paranın izi

Bu haftaki Monday Talk konuğum, hangi medya patronunun hangi kamu ihalelerini alarak işlerini nasıl da büyütüp genişlettiğinin izini süren araştırmacı Doç. Dr. Ceren Sözeri. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde akademisyen olan Sözeri, 2006’dan beri medya sahipliğinde paranın izini sürüyor. Ulaştığı sonuçları 2011 yılında Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için hazırladığı Türkiye'de Medyanın Ekonomi Politiği: Sektör Analizi raporunda paylaştı. Ayrıca, İktidarın Çarkında Medya: Türkiye'de Medya Bağımsızlığı ve Özgürlüğü Önündeki Siyasi, Yasal ve Ekonomik Engeller raporuyla Türkiye'de Özgür ve Bağımsız Bir Basın İçin Siyasa Önerileri'ni kaleme alan yazarlardan biri. 

Geçtiğimiz haftalarda çalışmasını güncelleyerek hangi medya kuruluşu nasıl el değiştirdi, yeni patronu kim, bu patronun başka hangi yatırımları var ve kamu ihalelerinden hangilerini kapmış konusunu didik didik etti. Bu çalışmasını, “Hükümeti destekleyene bütün kapılar açılıyor” makalesi ve sonundaki ibretlik “patron-medya şirketi-diğer şirketler” tablosuyla beraber Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’e yazdı. Ödediği vergilerin nereye gittiğini öğrenmek isteyen herkesin okuması gereken bir makale bu.

31 Mart günü Sözeri ile araştırması hakkında oturup konuştuk. 



O gün önce elektrikler gitti, sonra da İstanbul’un en büyük adliyesinde Berkin Elvan soruşturmasını yürüten Savcı Mehmet Selim Kiraz, silahlı kişiler tarafından rehin alındı.

Savcı Kiraz'ın rehin alınmasına ilişkin haberlere yayın yasağı geldi. Bu yasak Başbakanlık, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Yasası'nın 7. maddesinde yer alan "milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde yahut kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda Başbakan veya görevlendireceği bakan geçici yayın yasağı getirebilir" ifadesine dayanıyordu.

Sözeri söyleşimizde, 31 Mart 2015 günü hükümetin getirdiği yasağı “sansür” olarak nitelendirdi ve o gün hepimizin haber alma özgürlüğünün kısıtlandığını söyledi.

Söyleşimiz İngilizce gazetede "Sansür yüzünden gazeteciler soru sormaktan korkuyor" başlığıyla 6 Nisan’da çıktı. 

31 Mart’taki yayın yasağının üzerinden daha bir hafta geçmemişken, 6 Nisan günü de yeni yasaklarla karşı karşıya kaldık. Bu defa sosyal medya yasakları. Aralarında Facebook, Twitter ve YouTube’un da olduğu bazı internet siteleri ve sosyal ağlarda bulunan pek çok uzantının kaldırılması kararı İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nden geldi. Sebebi Savcı Kiraz’ın rehin alınmasıyla ilgili görüntülerin kimi internet sitelerinde yayımlanmasıydı. 

Perşembenin gelişi çarşambadan belli

Şaşırmamak gerek; hükümet bu görüntülerin yayımlanmasını sert şekilde eleştirmiş ve savcıyı başına silah dayanmış şekilde göstermenin gazetecilik etiğine aykırı olduğunu, savcıyla ilgili görüntü paylaşan tüm internet sitelerine karşı yaptırım kararı alınacağını ifade etmişti. Facebook, savcıyla ilgili içerikleri kaldırınca erişime açıldı. Twitter ve YouTube yasaklı olsa da bu teknoloji çağında çözüm çok; isteyen bu kanallara girmenin yolunu buluyor. Yani anlamsız bir yasağı uygulama derdinde hükümet.

Söyleşimiz sırasında sosyal medyaya yasaklar henüz gelmemişti ancak Sözeri "eli kulağında" demiş, kişilerin internet iletişim hakkının engelleneceğine yönelik sinyaller olduğunu da söylemişti:

“Hükümet, kamu düzenini değil kendini korumak için bazı kuralları kullanıyor. Hükümet yetkilileri bu tür yasakların başka ülkelerde de uygulandığını söylüyorlar ancak bu doğru değil. Charlie Hebdo katliamını takiben Fransa’da yaşanan rehine krizini medya bütün detaylarıyla aktardı. Ancak Türkiye’deki bütün televizyonlar hükümetin yayın yasağına uydu. Bu yasak, sansürdür çünkü basının özgür ve sansür edilmemesi gerektiğini söyleyen Anayasa’nın 28. Maddesi ile çelişiyor. Gazeteciler sansürden dolayı soru soramıyorlar. ...


Medya patronları kamu ihalelerine girememeli 

“Çözüm medya patronları veya hükümetten değil gazeteci ve okurlardan gelebilir. Tabloya bakınca, hükümetle bağlantılı olarak bu kadar çok para kazanan medya patronlarından gazetecilere, hadi iyi gazetecilik yapın demelerini beklememeliyiz.

"Dünyanın her yerinde medya aslında bir kaç grup tarafından yönetiliyor yani tam rekabetin olduğu bir pazar yok. Ancak çapraz mülkiyeti engelleyici kurallar var; belki 3-5 şirket televizyon, 3-5 şirket gazete pazarını paylaşır. Türkiye’de hepsini 3-5 şirket paylaşıyor. İkinci sorun da, başka ülkelerde de medya patronlarının başka alanlarda yatırımları vardır; Fransa’da da, Almanya’da da, başka ülkelerde de.

“Ancak bağımsızlık yayıncılık için uğraşan pek çok gazete ve televizyon da var bu ülkelerde; Le Monde gibi, Guardian gibi. Neden onlar da her gün hükümeti övüp yatırımlarını büyütmeyi düşünmüyorlar acaba? Bu sadece bizim medya patronlarının mı aklına geliyor? Tabi ki öyle değil. Onları engelleyen kamu ihalelerine giriş kuralı. Medya patronlarının kamu ihalelerine girmesi önlenmedikçe, medya hangi ülkede olursa olsun bizdeki haline gelip bağımsızlığını yitirebilir. Ayrıca Türkiye'de çapraz mülkiyeti önleyen kurallar da yok, medya dört büyük şirket tarafından paylaşılıyor. El koyulan medyanın satış işlemleri, rekabeti arttırıcı ve medyada çok sesliliği arttıracak şekilde yapılabilirdi. Ancak devlet eliyle yoğunlaşma arttırılmış oldu. Bir de İstanbul 4. İdare Mahkemesi kararı bize gösteriyor ki, bu satışlardan devlet zarara uğratılmış oldu.

"TMSF'nin elinde hala Dijitürk var ve hala satılmadı. Ne olacağı hakkında sağlıklı bilgi edinemiyoruz, süreç şeffaf yürütülmüyor. Zaman zaman Katarlı patronlara satıldığını duyuyoruz; almak isteyen gruplar arasında Türk Telekom'un da olduğu söyleniyor. Dijitürk'ün satışı pek çok şeyi değiştirebilir. Dijitürk Türk Telekom'a satılırsa Türkiye'de tek bir yayın tekeli olur, yani hem internet alt yapısı hem de televizyonu elinde bulunduran bir şirket, diğer televizyonların bir süre sonra ortadan kalkmasına yol açacaktır. Çok ciddi bir tehlike bu. İnanılmaz bir tekel yaratır medya pazarında. Buna tek karar verici olanın Tayyip Erdoğan olması korkunç; medya pazarında kimin ne alıp vereceği tek bir kişinin kararına bağlı. ...

Duayen gazeteciler, gazetecilik için rol modeli olmalı

Öncelikli olarak bunu çözecek olanlar gazetecilerdir. Gazeteciler bir araya gelip bu medya düzeni karşısında nasıl gaztecilik yapacakları konusunda ortak bir karara varabilirlerse ve geniş çapta bir sendikal örgütlenme sağlayabilirlerse işten atılmaları ve yayın içeriklerine medya sahiplerinin müdahale etmesi zorlaşır. 

"Sendikalaşmak için de duayen gazetecilerin başı çekmesi gerekiyor çünkü muhabirler çok güçsüz. Köşe yazarlarının maaşları muhabirlerinkinden 20-30 kat fazla. Muhabirlerden cengaverlik beklemek anlamsız. Duayen gazeteciler, köşe yazarları ve genel yayın yönetmenleri, hükümetin karşısında danışman ve akıl verici pozisyonlardan çıkıp, gazetecilik için mücadele vermek zorundalar.

"Tabi ki okur desteği de çok önemli bir faktör. Dışarıda kıyamet koparken penguenleri izlemek istemiyorsa, okurun ya da izleyicinin de elini taşın altına koyması ve bağımsız yayıncılığı desteklemesi gerekiyor."

Sözeri ile 2013’ün son ayında yine bir Monday Talk için bir araya gelmiştik; söyleşi başlığım: “Kendi kendine sansür, hükümet baskısı ve özel çıkarlar medyaya hakim.” Sözeri o zaman da benzer kaygıları dile getirmiş, TRT’nin gerçek bir kamu kanalı olması gerektiğini anlatmış, ayrıca parlamentonun ve hükümetin, TRT dahil, tüm medya kuruluşlarına karşı nötr ve aynı uzaklıkta durmasının öneminden bahsetmişti, sözlerini şöyle bitirmişti:

“…. medyada sansür ve kendi kendi kendine sansür, medyadaki sahiplik yapısından ve üst düzey yetkililerin medya patronlarına ve gazetecilere gözdağı vermesinden kaynaklanıyor.”

10 Mart 2015 Salı

Barış hemen olur mu?

Bu yıl 28 Şubat, tarihi bir gelişmeye sahne oldu. Hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan, PKK’ya silahlı mücadeleyi bırakma temelinde bir kongre çağrısı yaptı. Bunu duyurmak üzere hükümet ve HDP yetkilileri 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de ortak bir açıklama yaptı ve bu açıklamada çözüm süreci başlıklarının 10 madde olarak belirlendiği söylendi. O günden beri pek çok haber “silahlara veda”, “silahları bırakma çağrısı” gibi başlıklarla işin silah bırakma yönüne odaklandı, terör olmasaydı Türkiye ekonomik olarak şu kadar daha gelişmiş bu kadar daha büyümüş olabilir dendi; 30 senedir süren savaşın 35 binden fazla kişinin ölmesine yol açtığı, doğduğundan beri savaş ve şiddetle yaşayan, yetim kalan binlerce çocuk olduğu ve yüzlerce hanede nice acılar çekildiği pek fazla konuşulmadı. Öcalan’ın çağrısı, sonra da yapılan ortak açıklama elbette önemli ve tarihi gelişmeler ancak bu koşulsuz bir silahları bırakma çağrısı mı? Bu gelişmeler ne anlama geliyor? Hangi adımların atılmasını bekliyoruz? AKP ile HDP arasında bir seçim ittifakı olma olasılığı nedir? Terörizm ve güvenlik konularında uzmanlaşan, pek çok ülkede saha çalışmaları yapan akademisyen Maya Arakon’a sordum.


*** Hükümet ve HDP'nin ortak basın açıklaması ne anlama geliyor? Nasıl yorumlamak gerek? 

Seçim sürecine girildiği bu günlerde iki partinin de kendi tabanına yönelik bazı girişimleri olması çok normal. Anladığım kadarıyla hem Erdoğan hem Öcalan seçimlere tarihe geçecek lider olarak geçmek isteğindeler. 

*** Zaten ateşkes yok muydu? 

Ateşkesin kalıcı olması için öncelikle resmi bir antlaşmanın olması gerekli. O açıdan PKK'nin kongreye çağırılması önemli bir karar. 

*** MHP lideri tepki vermekte gecikmedi ve dedi ki PKK'nın silah bırakmasını beklemek saflıktır. Milliyetçi çevrelerin katıldığı bu yoruma ne dersiniz?

MHP liderinin saflık nitelendirmesine katılmayacağım zira orada bir niyet okuma var ve siyaset, niyet okuma üstüne inşa edilen birşey değildir. Asıl saflık, karşılığında hiçbir yasal güvence almadan PKK'nin silah bırakacağını düşünmektir. Güney Afrika, Kuzey İrlanda ya da halihazırda devam eden Kolombiya barış süreçleri de dahil olmak üzere, dünyadaki başarılı hiçbir barış sürecinde örgütler, hükümet ya da devletlerden belli bir takım güvenceler almadan ve yasal düzenleme, mesela bir barış antlaşması, olmadan silah bırakmamıştır. Örgütlerin silah bırakması da öyle bir günde yapılacak birşey değildir zaten. Uzun ve kademeli bir süreçtir ve bu süreçler uluslararası bir silah bırakma komitesi tarafından da kontrol edilerek yönetilir. 



*** Selahattin Demirtaş'ın grup toplantısında söylediklerine göre ortada bir gariplik var: Hükümetin bazı açıklamaları -- Demirtaş yüzünden barış açıklaması gecikmiş vb. -- sanki Abdullah Öcalan ve PKK ile yürütülen süreç Demirtaş'ın dışında yürüyor izlenimini veriyor. Böyle olması mümkün mü? Demirtaş açıkça "AKP'ye güvenmiyoruz" dedi. Barış konusunda hangi adımı attın, hangi barış ve demokrasi yasasını çıkardın ki diye sordu... Böyle bir güvensizlik ortamı hakimken Öcalan ve hükümet hangi barış meselesinden bahsediyor?

Evet, ben de farkındayım bir tuhaflık olduğunun. Süreç sadece Öcalan'la Recep Tayyip Erdoğan arasında yürüyor gibi duruyor. Görüşmeler şeffaf yapılmadığı için ne konuşulduğunu da tam olarak bilemiyoruz elbette. Ama Demirtaş'ın AKP'ye söylediklerinde, yani güvenmemelerinde haklılık payı çok yüksek. Öcalan'ın ne üzerinden görüşmeleri sürdürdüğünü bilemiyorum ama PKK'nin lideri kendisi olduğu için kongre çağrısı çok önemli. Bununla beraber bu kesin barış geliyor, hemen barış olacak anlamına da gelmiyor. Kongreden ne sonuç çıkacağını bilmiyoruz ama KCK son derece net biçimde "hükümet somut adım atarsa biz de silah bırakmayı düşünürüz" dedi. Yani iş sonuçta gene atılacak somut yasal adımlara kalıyor. Şunu da unutmamak lazım, barışı en çok isteyenler gerçekten de bu savaştan en çok canı yanan kesim. Yani dağdaki gerilla da barışı istiyor, hatta belki hepimizden daha çok istiyor. Ancak Murat Karayılan'ın da dediği gibi, bu insanlar dağa piknik yapmaya çıkmadı. Bir amaç uğruna çıktı ve onu elde etmeden neden durduk yere silah bıraksın ki? Hem de hem Batı hem de Ortadoğu ülkeleri nezdinde IŞİD'e karşı savaşta böyle önemli bir meşruiyet ve prestij kazandıkları bir dönemde! Başbakan Davutoğlu'nun dediği "silah bırakmanın ama'sı olmaz" ifadesinin realitede bir karşılığı yok o yüzden. Hiçbir barış sürecinde bu iş böyle olmadı. PKK için de böyle olmayacak. Ve daha önce de belirttiğim gibi, bütün bu süreç yasal bir takvime bağlanmadığı, yasal bir güvence -- demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve adem-i merkeziyetçi yeni bir Anayasa yapılması ya da taraflar arasında bir barış antlaşması imzalanması gibi -- sağlanmadığı sürece, sadece sözel vaatler üzerine inşa edilecek bir barış sürecinin de geleceği çok parlak olmaz, o barış süreci kısa sürede başarısızlığa uğramaya mahkumdur. 

*** Demirtaş’ın AKP’ye güvenmiyoruz demesi neye dayanıyor?

Kürt sorunu bütüncül bir sorun, Türkiye demokratikleşmezse Kürt sorunu da çözülemez ve Demirtaş bunun çok iyi farkında. Gittikçe diktatörleşme eğilimi gösteren, iç güvenlik yasası gibi tüm vatandaşların hak ve özgürlüklerini kısıtlayan yasalar çıkaran bir hükümet varken demokratikleşme zor.

*** Öcalan’la görüşen ve “İmralı heyeti” diye de tabir edilen HDP delegasyonu ile Demirtaş’ın temsil ettiği HDP arasında bir bölünme var mı? Kürt siyasi hareketinde bölünme olabilir mi?

Kürt Siyasi hareketinde şu aşamada bölünme olmaz zira yüzde 10 seçim barajının olduğu bir durumda Kürt siyasi hareketi bölünerek meşru siyaset alanının dışında kalma riskini göze almayacak kadar deneyimli bir siyasi hareket. Demirtaş ve Öcalan arasında görünürde somut verilere dayalı bir bölünme var demek mümkün değil. Zaten ontolojik olarak da bunun realitede bir anlamı yok zira Öcalan PKK’nin lideri konumunda ve daha da önemlisi hareketin kanaat önderi ve fikir üreten ismi, Demirtaş ise siyasi parti lideri. Yani konumlarında da karşılaştırma yapılabilecek şekilde bir paralellik mevcut değil. İkisinin mevcut duruma yönelik kişisel siyasal algılarında elbette farklılık olması mümkündür ama bunun Kürt siyasi hareketinin ivmesini değiştirecek bir yönü olduğunu düşünmüyorum. Nihayetinde hem Kandil hem de HDP açık açık Öcalan’ın önderliğini tanımaktadır. Bu noktada bölünmeden bahsedecek somut bir delil yok elimizde. “Niyet okumak” da siyaset biliminin alanına girmez.

“Öncelikle mutlak surette bir yasal altyapı oluşturulmalı”

*** Demirtaş'ın yakınlarda bir televizyon programında açıkladığı, hükümet ile İmralı arasındaki görüşmelerin kilit noktasını oluşturduğu söylenen taslak metindeki 10 maddeye bakınca ne görüyorsunuz? Görüşmelerden bunca zaman sonra içerik daha dolu olamaz mıydı?

Bundan daha ileri bir taslak metin şu aşamada çıkamazdı zaten, teknik ve yasal bir altyapı yok çünkü daha gelişmiş ve detaylandırılmış bir metin çıkması için. Bunu bir "iyi niyet belgesi" olarak ele almak ve bunun üzerine daha geliştirilmiş ve yasal bir statüye kavuşturulmuş bir metin çıkartmak gerekli. Yani ortaya çıkacak metnin iki taraf için de belli bir bağlayıcılığı ve motive edici özelliği olması lazım ki metne ve barış sürecine sadık kalınsın, iki taraf da "masadan kalkan taraf" olma sorumluluğunu alamayacak hale gelsin -- bağlayıcılıktan kastım biraz da bu. Aksi halde en ufak bir anlaşmazlıkta olay inceldiği yerden kopabilir. 

*** Daha somutlaştıralım o halde durumu. Bu iyi niyet belgesinin ötesinde neler olmalı? İlk olarak yapılması gerekenler neler? Bir kaç madde ile sıralamak mümkün mü bundan sonra neler olmalı yönündeki beklentileri?

Öncelikle mutlak surette bir yasal altyapı oluşturulmalı. Diğer barış süreçlerinde bu yasal düzenleme bir ulusal barış antlaşması şeklindeydi. Burada da böyle bir şey uygulanabilir. Ateşkes devam etmeli, ancak tabii en önemlisi iktidar partisinin HDP ve Kürt siyasi hareketine yönelik ötekileştirici dili bırakması gerekli. Sonuçta barış her kesimin katkısıyla gelecek, şu aşamada birbirine düşmanca tavır sergileyip Kürt siyasi hareketini bölmek istercesine söylemlerde bulunmak doğru değil.




“Pek çok Türk hâlâ 90’lardaki devletçi söylemden besleniyor”

*** Kobane zaferinin Türkiye'deki Kürt siyasi hareketi için önemine değinelim biraz da. Yukarıda da değinmiştin, “PKK savaşçılarının bir amacı var ve onu elde etmeden neden durduk yere silah bıraksınlar, hem de Batı ve Ortadoğu ülkeleri nezdinde IŞİD'e karşı savaşta önemli bir meşruiyet ve prestij kazandıkları bir dönemde…” Kürtler Kobane zaferine rağmen barış görüşmelerine devam ettiğine göre Türkiye’de milliyetçi çevrelerde var olan “Kürtler barış istemiyor”, “Asıl istedikleri Türkiye’den ayrılıp ülkeyi bölmek”, “Savaştan besleniyorlar” gibi argümanlar çürümeye başlar mı?

Türklere bu konunun nasıl anlatıldığı önemli bu noktada. Pek çok Türkün hâlâ 90’lardaki devletçi söylemden beslendiğini, o söylemi yeniden ürettiğini görüyoruz. Bunun temel sebeplerinden biri kimsenin gerçek anlamda sorunun ne olduğunu bilmemesi, ve üzerine araştırma dahi yapmadan hamasi söylemlerle günü geçiştirmesi. Ancak bir diğer sebep de ana akım medyada kullanılan düşmanca, ötekileştirici ve şovenist dil elbette. Habercilerin kullandığı milliyetçi-şovenist dilin çoğu zaman gerçek olayları anlatmakta son derece yetersiz ve manipülatif olduğunu görüyoruz. Bu bakımdan, Türklerin konuyu öğrenebilecekleri iletişim kanalları da devlet ve onun ideolojik aygıtları tarafından manipüle ediliyor. Bunun elbette bir amacı Kürt siyasi hareketi üzerindeki baskıyı daimi surette aynı yoğunlukta tutarak onları belli seçimlere zorlamak. Yani devlet, medya aracılığıyla bu konuyu, yani Türklerdeki “bölünme” korkusunu Kürt siyasi hareketine karşı kullanıyor demek mümkün. Daha önce de belirttiğim gibi, dağdakiler ve çatışmanın acısını her gün yaşayanlar, bölge halkı barışı herkesten çok istiyor. Doğduğundan beri şiddet ve savaştan başka hiçbir şey görmeyen çocuklar var orada. Barış geldikten sonra bunların topluma entegrasyonu, normalizasyonu gibi konular da gündeme gelecek, ki bunlar da çözümü hiç kolay sorunlar değil açıkçası. *** CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ısrarla AK Parti ile HDP arasında bir seçim ittifakı olduğunu ve barış sürecinde bir gelişme olmayacağını, açıklamaların tamamen “aldatmaca” olduğunu ileri sürüyor. Bunu somut olarak ispatlayamasa da neden ısrarcı olduğu konusunda görüşleriniz neler?

HDP’nin halk nezdinde beklenmedik bir yükselişi var. Bu da CHP’den HDP’ye oy kayması riski demek. Sanırım Kılıçdaroğlu bu riski bertaraf etmek için böyle bir iftira atma yöntemi kullanıyor zira somut deliller olmadıkça “aralarında anlaştılar” demek sadece iftira atmaktır. Somut delili varsa da ortaya çıkarmalıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce de HDP’nin AKP ile anlaştığı yönünde bir söylem vardı ve yalan olduğu ortaya çıktı. Selahattin Demirtaş da bunu birçok kez inkar etti zaten ekranlardan. Daha ne yapmaları gerekiyor CHP ve Kılıçdaroğlu ekibini ikna etmeleri için bilmiyorum. Kaldı ki neden Kürt siyasi hareketi masum olduğunu ispatlamak zorunda olsun ki? Suçlayan tarafın suçun sabit olduğunu ispat etmesi gerekir, masum olanın masumiyetini değil. Hukukta da bu böyledir, suçu isnat edemiyorsan susacaksın.

“Türkiye IŞİD politikasında U dönüşü yaptı”

*** Süleyman Şah Türbesi’nin Türkiye sınırına taşınmasını hükümet bir halkla ilişkiler kampanyasıyla kahramanlık destanına dönüştürmeye çalıştı, başarılı oldu mu?

Kendi kitlesi nezdinde başarılı olmuş olabilir ancak ne uluslararası basın ve siyasi çevreler, ne de Türkiye’deki muhalif basın bunu bu şekilde okumadı.

*** Türkiye’nin IŞİD politikasındaki değişiklikleri hangi faktörlere bağlıyorsunuz?

Uluslararası toplum ve siyasal çevrelerden gelen baskılara bağlıyorum. İçeriden gelen baskı da elbette önemli. Bütün dünyanın tehdit olarak algıladığı bir örgüte dini kardeşlik ve kişisel sempati paydası üzerinden yardım ve yataklık yapamazsınız. Bunun bedelini çok ağır ödetirler size. Türkiye yönetimi de bu gidişatı görmek zorunda kaldı. “Zorunda” diyorum zira IŞİD karşıtı uygulamaların çok da gönüllü yapılmadığı çok net ortada. Kobane olaylarını hatırlayın, Türkiye yardım koridorunu açmamak için ne kadar direnmişti. Sonra ne oldu? ABD “koridoru açacaksın” dedi, ve Türkiye’nin IŞİD politikası bir anda U dönüşü yapmak zorunda kaldı.

*** Türkiye’nin değişen tutumu, Batı ile bu konuda soğuyan ilişkileri düzeltebilir mi? Türkiye Batı nezdinde kaybettiği prestiji geri kazanabilir mi?

Kısa vadede hayır. Kaldı ki bunun için ortaya siyasal bir proje koyulması lazım ve o da yok. İktidar partisi şu an için sadece hazirandaki genel seçimlere odaklanmış görünüyor, dış politikada gelinen durumu ise tam da bu amaçla kullanıp, hem AB hem de diğer bazı Batılı müttefikleri sürekli azarlaması bu yüzden, kendi seçmenini hamasi söylemle konsolide etme arzusundan. Nihayetinde “milli irade”ye yönelik “Batı’ya kafa tutan güçlü tek adam” imgesi üzerine kurulmuş ve uzun zamandır da işe yarayan bir imaj çalışması söz konusu. En son CB Erdoğan’ın Küba’dan ABD Başkanı Obama’yı azarlaması, Batı’daki Türkiye ve Erdoğan algısını ya hiç anlamadıklarını, ya da hiç umursamadıklarını gösterdi. Financial Times, NY Times, The Independent ve Guardian gibi önemli int’l gazetelerde sürekli Erdoğan’ın otoriter yaklaşımının ve kişisel hırslarının Türkiye’nin itibarını nasıl yok ettiğine dair yazılar yayınlanmakta. Dış politikada bunların dikkate alındığına işaret eden bir gelişmeyi henüz görmüyoruz. 

                 *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***  
2014'ün Temmuz ayındaki söyleşimizde de Maya Arakon, Kürt oylarının cunhurbaşkanlığı seçiminde belirleyici rol oynayabileceğini ve "barış süreci" başladığından bu yana hükümetin somut adımlar atmadığını söylemişti. Ayrıca hem Türkiye içindeki hem de dışındaki Kürt hareketinin Recep Tayyip Erdoğan'a güvenmediğini belirtmişti.